29 Ağustos 2009 Cumartesi

the reason why

"bazen insan içinde bulunduğu zamanın sahte gerçekliğine kendini fazlaca kaptırıp resmin tümünü görmeyi unutuyor" diye ilk defa düşünmüyorum ama bu kadar kesin aydınlanma yaşayarak bu hissin içimde yükselmesi ikincidir. hayatta bazen, ama nadiren, büyük amaçlarla bir yola çıkılır. tüm o alakasız ufak tefek şeyler aslında bütünde o amaca hizmet eden önemli şeylerdir. hedef büyüdükçe uğraşacak ayrıntılar artar, yapılacak işler küçülür bazen, işler küçülüp basitleştikçe de hedefin zorluğu ve önemi akıllardan uçup gider.

ama tanrı vardır ve yarattığı kullarını sever; en azından beni çok sever, ben buna inanırım. ve bazen "reminder"lar gönderir. yoldan çıkana felaket, küçük hatalar yapana kendine dikkat et şeklinde.

bana da telefonlar gelir arada sırada, ne zaman ki elde ettiğim şey beni çok memnun eder, beklentilerimin üstüne çıkar, gözümü kamaştırır, ekranda yazan isim zihnimi bir anda aydınlatır. çünkü bazı şeyler bir amaç uğruna, küçük şeylere inattır.

28 Ağustos 2009 Cuma

sabanci



10 Ağustos 2009 Pazartesi

uykusuz bırakan duygular

"neden severiz sezen aksu'yu? çünkü tasvir edemedigimiz insanlara, asla anlatamadigimiz duygularimizi, sicak bir yaz günü sesimizdeki üzgün rengi, geceleri, sicaktan ve huzursuzluktan-aslinda kabuslardan kaçtigimizdan- uykusuz kalmisken, esen rüzgarin yüreklerimize nasil da iyi gelmedigini anlatir.
çok severiz sezen aksu'yu! ne sarki söylenen uzaktaki çocuklar, ne uykusuz birakan duygular kalmamisken, yine de o kekre tadi hissetmenizi saglar çünkü." #7217473 nolu entry

o uykusuz bırakan duygular, bizi bırakıp çekip gittiğinde, hâlâ yaşadığımıza kim inandıracak bizi?

6 Ağustos 2009 Perşembe

benim hayalim senin hayalin.

ben paylaşmayı severim, ekmek kırıntısı teorisine inanırım: paylaştıkça çoğalır. hayaller de öyle, sahiplenen sayısı arttıkça büyür, yücelir, gerçeğe daha da yaklaşır. desteklenmek de güzel tabi ama paylaşmak bambaşka.

benim çok uzun soluklu bir hayalim vardı: kendimi bildiğim günden, lise 2'ye kadar: astronot olmak. bu hayalimin peşini rasyonel olmak adına bıraktım, nitekim boyum 1.80'i aşmış, gözlerim 0.50 de olsa bozuk çıkmıştı, astronot olamayacaktım...
uzun süre başka peşinden koşacak hayal edinmedim kendime. üniversite ya da bölüm için çalışmadım hiçbir zaman, hep elimden gelenin en iyisini yapabilmekti amacım, kararı sonuçlar gelince verecektim. erasmusa gitmek uzun uzadıya planladığım birşey değildi; o an bi yerlere gitmeye ihtiyacım vardı, gittim. tango öğrenmek hayalim değildi, aksine ben dans edemem, erkek gibi kızım isimli başka bir teorim vardı, zamanla çürüdü.

ama şimdi gerçekleşmesi için önümde kendimden daha büyük bir engel olmayan yeni bir hayalim var, hayatımın belki de en gerçek hayali...

bilen biliyor herşeyi ne için göze aldığımı.

ha bi de anneme ödetmem travmam son bulacak akbank hesap açacak azar azar taksitle ödenecek. yani son tahlilde sabancı yeni yuvam gibi gözükür. hayırlara vesile ola.

26 Temmuz 2009 Pazar

in synergy we trust

hayatımda tanrı olmasa sinerjiye inanırdım heralde. çünkü şuan annemin ayak parmakçığı kırık olduğu için bütün ev yatışta sayın seyirciler. yani ayıp yazık vs. di mi. kadın yatıyor bari kalk sen bişeylere el at. ama yok bütün ahali miskinlikte, yine bütün işler düşmüş nil kızın başına.

şöyle bir durum var, neymiş efenm sabancı 2. kez arayıp bursunu arttırdık esra nolur gel dediği için ben de çok istediğim için annem allem kallem vs. edip gönderecekmiş beni. yani ebeveynlik böle bişi galiba, kadın işi gücü bırakıp bütün sene bana çalışacakmış. düşünüyorum taşınıyorum bi türlü sevinemiyorum. çünkü içime sinmiyor. zaten okumak, üniversiteye gitmek, yurtdışına gitmek vs. bunların hepsi birer özgürleşme sürecinin parçalarıyken hoop en başa dön. annene fındık kadar çocukken -ki ben hiç fındık kadar olmadım hep eşek kadardım- açlıktan sütüne muhtaç olduğun kadar muhtaç ol. hayır kabul edemicem galiba.

yani benim etiketteki fiyata bile bakmayan alışveriş için dolaşmayı sevmeyip, bildiği kaliteli dükkanlardan beğendiğini alıp çıkan babam bugün elini calgonit'in olduğu rafa değil onun bir altına uzatıp kipa marka bulaşık tuz alıyorsa kusura bakma anne ben de gidip sabancı'da son model hayatımı senin biriktirdiğin parayla yaşayamam. yani bir eğitim buna değer mi, bu kadar eder mi, etmeli mi bilmiyorum. olursa tabiki güzel olur seneye bu zamanlar 23 yaşında MSc diplomalı bir türk kızı olurum ama, so what, ya sonra.

yok ben bu kadar gerilime gelemiycim, gider viyanada okurum. inan daha ucuza gelir...
varan'ın da dediği gibi: inidirim başka ucuzluk başka. benim hayatımın indirim dönemi bitti. artık bursum yok, ha var ama kullanıma müsait değil, tübitak onu alıp dürüp büküp.... anlarsın işte, onun için vermiş bana. artık ucuzluk dönemine geldim.

işte sevgili para, hayatımda böyle bir etkiye sahipsin şu sıralar. koskoca amerika boşuna senin üstüne basmıyor "in god we trust" diye, anlarsın ya ;|

yani bilmiyorum, şimdi otursam gmat çalışsam ya da toefl. değişir mi ki? ne değişir ya da. ah hayat bokum gibisin böcekli bok.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Tell me why can't it be true

dibidik dibidik

gideceği yönü bilmeyen gemiye hiç bir rüzgarın kâr etmeyeceği gibi vizyonu olmayan bir ailenin de parçalanmaya mahkum olduğunu fikir buyururum, ve bu iğrenç bozuk cümlemle hâlâ izlemekteyse 3.tekil şahsı kederden kedere savururum.

sevgili günlük,
şu sıralar ehliyet kursuna gidiyorum, akşamları 6-9 arası. kurstaki kızlar ilk günden tespiti yapmış sen buralı değilsin dediler, aa neden acaba nasıl anladınız çok şaşırdım diyecektim ki demedim, nitekim buralı değilim :]

ne oldurur ne öldürür dedikleri hâller var ya, onlar içindeyim. ne ileri ne geri, standby.

bügun dünya için ne yaptın dersen, daha yeni uyandım. ama dün toplu taşıma dahil fosil yakıt tüketen araç kullanmadım, az yemek yiyerek dünya kaynakları tüketimimi kısıtladım, bi kaç saat fazla uyuyarak CO2 salınımı'mı düşürdüm, küresel ısınma benim sayemde bir nebze yavaşladı, hatta tam duracaktı ki ben uyandım, o derece :] sonra duş almadım el yüz yıkama ile idare ettim, böylece sular kirlenmedi. yani sonuçta yaşamaktan daha mutlu olduğum günler gelecek ve ben dünyayı o günlere saklamak istiyorum, şimdi haybeye tüketmek değil.

alice hanım'a bilerek yazı yazmıyorum, çünkü kişiliğimin o yanı da sekteye uğramış durumda. ama neşe küpü hep benim, hep ben'im ...

bak sevgili günlük ben dans eden, koşan yüzen, ispanyolca ve ingilizce derslere giren, ders veren, ütüyle yemek pişiren, milyon çeşit salata servis edebilen, insanlara gittiğimiz mekanı benim babamınmış gibi hissettiren, elde yıkadığı çamaşırları klimayla pencere kolu arasına gerdiği ipe seren bi kızdım. beni bana unutturma.
*cherry blossom girl

20 Temmuz 2009 Pazartesi

sükut-u defin

sadece insanın çok sevdiği birini bir daha göremeyecek olmasının,
ya şöyle yapsaydım pişmanlığını yaşamasının ne demek olduğunu öğrendim.
cansız bedenle yanyana yatmak nasıl bir hismiş,
ne kadar soğuk edermiş en sıcak temmuz gecesini bunu gördüm ben.
en zoru da içimde cenazesi kalkarken, bedeninin hâlâ nefes aldığını bilmekti.
zordu, bitmedi...
ama gün gelecek...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

MiF

emre günlerdir cem karaca dinleyip duruyor, "işçisin sen işçi kaal" diye diye... meğer dünya bana gelin anlaması kız söylemesi muhabbeti yapıyomuş da haberim yokmuş.

etin ne butun ne güzelim senin? sen ne biriktirdin ki gidip türkiyenin en güzel üniversitelerine başvuruyorsun? "kabul alacağına kuşku yoktu zaten" sözü sadece komik geliyor; vardı çünkü, adam sadece 16 kişi alıyor...

hayır efendim oturup bi sene evde tekrar sınavlara girip sonra bir daha başvurmak filan istemiyorum. nitekim kabul edildim, sadece bursumu kullanamıyorum, hayır bu daha da komiktir ki bursum var ama kullanamıyorum.

bunlar sinem'in demesiyle "deli saçmasından ibarettir". buradaki saçma o küçük metal bilyeler mi yoksa saçmalık mı o tartışılır ama benim açımdan gel blibli diyen köylü genç kızın elindeki buğdayları tavuklara atışındaki "saçma"dır.

yatağımı toplamadan kalkıyor, makyajımı silmeden yatıyorum... ve insanların anlamasını beklemiyorum, ne de olsa ben de o kadar iyi anlamıyorum, sadece kabul edelim olsun bitsin.

12 Temmuz 2009 Pazar

uzun aralar

en son kepten önce yazmışım. şimdi tarihe küçük notlar düşelim dee, bugünler tarihin tozlu devrelerine gömülüp gitmesin.

olaylar şöyle gelişti: 30 haziran günü uyandım alışverişe gittim geldim, biraz güneşlendim biraz yüzdüm sonra toparlanıp çıktım. saati 4 edene kadar ne çektim anlatamam :) sonra zaten çook hızlı geçti zaman o ayrı. cansu'dan derece öğrencilerinin ailesi için protokolde sınırsız yer ayrıldığını öğrenince bi sonraki mezuniyette ne yapip edip birinci olmayı kafaya koymuştum ki sahneden inip de babamları bıraktığım yerde bulamayınca vazgeçtim. hayır yani sevgili babacım, kaç mezuniyet gördün acaba? kardeşlerininkine mi gittin yeğenlerininkine mi torunlarınkine mi? yani bu sülelede ilk mezun benim afedersin. az daha oturup beklemeliydin bence. nitekim ne cüppemle ne diplomamla ne de ailemle bi fotoğrafım yok, tebrik ederim... aslında bu konudaki hassasiyetim geçti çoktan ama dedim ya unutmayalım diye not düşüyorum buraya.
sonra efenm ben kep atamadım, elimden düşüverdi çünkü :)

çeşme gündüz tekneyle koyları gezmek, kumlu denizde yüzmek, gece de ılıca'da yemek yiyip ayayorgide club'a gitmek için süper ama ben alaçatı'nın o bembeyaz dar sokağında nemli saçları, hafif yanık tenleri, mis kokan parfümleriyle salınan insanların arasında aheste aheste dolaşmaktan daha mutlu olduğumu söylemeliyim. birgün alaçatı geceleri için döneceğim.

bu arda o kadar çok yolculuk ettim ki, yol kusmak üzereyim artık, en son istanbuldan da döndüğüm de 3 günü tek gün sanarak yaşadım, o derece.

sabancıyı çok sevdim, hocaların cv'lerine bakınca ağzı açık kalıyor insanın hele o kadar alçakgönüllü ve samimi karşılandıktan sonra...

ey gmat, hayatımda hiçbirşey karşıma senin kadar çok "ama" olarak çıkmadı. diğer herşey "ok" bi sen "ama". benden de sana bir "ama" gelsin öleyse:
"sen beni bu kadar üzdün ama, sooner or later you'll pay back..."

biraz da geyik: tarot destesi aldım kendime efenm. bi o'num eksik kalmıştı şimdi tamam oldu, iyi de bakıyorum ha tutuyo açtığım kartlar ona göre :]

son olarak... bundan sonra birilerini sevmeye vaktim olacağını sanmıyorum....

hoşçakal.

30 Haziran 2009 Salı

kısa kısa

*sabancıya başvurdum, onlar da almazsa kimse almasın.
*ilk yakın arkadaş düğünüme gittim, la mer konseptli,kırda, perimasalımsı güzel bişiydi, tavsiye edilir. yalnız topuklar sürekli çime gömülüyor ende sölemesi :D
* yarın kep atıyorum, cüppem şuan yanımda ama daha giyip denemedim bile. enteresan. karşılıklı bakıştık sadece:)
* diplomayı da alınca hakkaten bitiyor galiba herşey, yine de bunun hüznüne kaptırıp, kendimi üzmiyeceğim çünkü yarın sabah uyanana kadar hiçbişi bitmiş olmayacak.
*çeşme! biz geliyoruz şekerim, bekle ;)
* ha bi de artık karnımda kelebekler pır pır etmiyor, iyi halt ettiniz, duygusuzluğu bu kadar erken öğrettiniz, babamla oturmak gibi bir his sadece.
* artık onun tarafında anlaşılacağımı düşünmekten vazgeçtim, sadece daha basite indirgeyip olayları, he diyip geçerken "belki olur ya onu ben anlarım" deyişimin haklı çıkacağı günü bekleyeceğim.
bebek! :P

24 Haziran 2009 Çarşamba

senden öğrendim

hayat, bazen mânâsız geliyor ya, ne uyanası geliyor insanın ne de aynaya bakıp saçını tarayası. elimi uzattığımda boşluğa, sadece boşluğa uzatmış oluyorum, parmağımın ucuna değmiyor hiçbirşey... TtS olmuyor.
geç kalkınca gün çoktan tükenmiş oluyor, zaten olmayan o "yapasım" hiç gelmiyor. masa başına geçip sanal dünyama bağlanmak hiç gerçek gelmiyor: başka ekran başka klavye, benim değil bu dünya, bu baktığım "pencere" başkasının "penceresi".
10 metre mesafemde mutfak olması benim için bir şey ifade etmiyor, arada soğuk su almaya gitmek için güzel ama içimdeki o engin yemek aşkı fitili kupkuru duruyor, hal böyle olunca da ocağın altını kuru bir makarna suyundan başka birşey için yakmıyor bu eller.
valizler hâlâ odanın bir köşesinde, eşyalarım nerede bilmiyorum, dolap yok düzen yok, üstten bulduğunu giymeye devam.
ben hayatıma bir mânâ aramaya devam ededurayım, sen de daha iyi bir yer olmaya çalış e mi dünya. etrafta onca küçük umut var senin güzel günler göstermeni bekleyen, küçük çocuklar var heryerde ve onların akıl almaz güzellikte hayalleri; biraz daha merhametli davran o hayallere bak gör gerçekten çok daha güzel olacaksın...

15 Haziran 2009 Pazartesi

where only we know*

sevgili çaba,
bu yazıyı senin evinden, senin bilgisayarından yazıyorum...
ne kadar garip değil mi :)
çok üşüyorum balkonda ama esen soğuk rüzgarlar o kadar güzel kokuyor ki, körfezin ışıkları o kadar pırıl pırıl ki, sen orda PES oynarken, sırtımda hırkan oturup senin ödevini yapmaktan kendimi geri alamıyorum...

sevgili geowyns,
dışım üşürken, dinlediğim müziklerinle içimi ısıtıyorsun, bir de bugün yapmış olduğun todo list'inle.. telefonda gelen ses de biraz neşe eksikti sanki, ama umuyorum ben yanıldım çünkü ne kadar uzakta olursak olalım aslında birarada olduğumuzu bilmekten ötürü ben mutluyum...

ben küçük şeylerle mutlu, umutlu küçük kız, size ılıcalardan körfeze karşı bildirdim son kez...

yaşadığım hergün karşı konulamayacak kadar güzel birer gün...

bu arada yeni bir çift pabuç daha aldım... yine topuklu! viva "ladies on the heels"
*keane

13 Haziran 2009 Cumartesi

bu bir veda mıdır sana?

öyle olmasa? olmaz mı... hani gerçek hayat şimdi başlıyor ya, herşey asıl şimdi gerçekten başlasa olmaz mı, ben tutamıyorum gözyaşlarımı içimde.

ne kadar güzel, o kadar zor... aslında buraya milyonlarca satır yazıp anlatmam lazım, sabahlara kadar oturup konuşmam lazım herşeyin tam olması için ama hepsi benim içimde kalıyor şimdi çıkaramıyorum, ölüp gitsem toprağa gömülse hepsi, inan çok yazık olacak çünkü içimdekiler o kadar güzel ki...

hayallerimin efendisi'yim galiba bugün, sadece hayel etmekteyim, sonra da onları efendi efendi izlemekte... oscarlık performans sergilemek değil benim asıl istediğim, hollywood yapımı olmasın lütfen benim hayatım, tiyatro olsun varsın bütçesi düşük, seyircisi az, saati absürt bir saat olsun gelmek istemesin herkes ama gerçek olsun; samimi, sıcak, iç içe, göz göze...

kahretsin ki gitmek hiç de o kadar kolay değil hiçbir zaman, gideni uğurlamak arkada birini bırakmaktan inan daha az acıtıyor insanın canını...

Ey daha çoook olan göreceğim o güzel günler! umarım bütün bunlara değersiniz çünkü sizi görmek uğruna siz hiç bilmeseniz de ben neleri neleri arkamda bırakıyorum... ölmek kadar doğal gerekli ve seçeneksiz bir şekilde...

...belki hiç sölemedim ama... ben hepinizi çok sevdim!

okulum!: seni çok sevdim, herkes sana gıcık kaptı, herşeyine bir kulp taktı, ben de çok kızdım sana yeri geldi belalar okudum "bok" dedim "böcekli bok", ama ben çok mutluydum senin içinde, sen benim dünyamdın, sabah erken uykusuz gözlerim akarken, akşam yorgunluktan ölmüş, suratım düşmüş hâlâ ders dinlerken, akşam 10larda pazar sabahları 8.30 sınavlara girerken, o sınavlardan çıkıp yapamadım o soruları kahretsin derken bile mutluydum ben senle.

izmir!: deniz kokan yârimdin, güneşi kocaman turuncu doğan... baharlarda hep mahvettin beni, ilk baharda alerjilerimi azdırdın, beni ilaçlara muhtaç bıraktın yaşamak için. son baharlarda iliklerime kadar ıslattın, ama seni izmir yapan da buydu ya hem güzel hem hırçın'dın. trafiğinle çok yordun beni ve o gelmeyen eski dökük 169larınla, bozuk kaldırımlarınla ve bir zamanlar körfez kokularınla... ama martıların vardı senin, sabah 7.20 vapurların, kendimi başka başka diyarlarda hissettiren yalnız yürüdüğüm sahillerin... gevrek dediğin simitlerin, kaynana sopası dediğin gevreklerin vardı, bir de atıp duran asfalyaların... ama hep yeşildin, hep iyot koktun, viyanada bile burnumda tüttü o kokun, gülen sıcak yüzün.

çaba!: ben çok sevdim seni, hiç anlamadığım bir şekilde yer ettin içime. ben hep anlamaya çalıştım seni, senden en çok nefret ettiğimde bile toz konduramadım, yapamadım. hep güçlü oldum sana karşı çünkü bu bir güç savaşıydı, umursamaz göründüm ama her detayına kadar umursadım, kızdım, kıskandım, paylaşamadım, bıraktım, vazgeçtim, tekrar istedim, sevdim, özledim, kinlendim, nefret bile ettim, inat ettim, kırdım , yıprattım bilerek ya da bilmeyerek.. bazen oynadım bazen kendimin bile şaşacağı kadar kendim oldum, bütün maskelerimi kılıflarımı kaldırıp atıp bir kenera... en büyük mutluluklkarı da en büyük hüzünleri de sen yaşattın bana, bi çok hissi ilk defa tattım senle ama sen bunları hiç anlamadın, hiç görmedin, hiç bilmedin... düşüp dizini sıyırmış etrafında tutup kaldıran kimse bulamayınca oturup kendi kendine acısını emen küçük bir çocuktum ben sana geldiğimde yüzümde olgun insan maskesiyle... belki de bunun için oldu herşey. belki zaman, belki mekan, belki de ben yanlıştım, ama yanlış bir tekti, doğrular birçok...

tunca!: sen benim izmirdeki kardeşimdin, hep çok özeldin hep öyle kalacaksın, nasıl böyle olduk sorsalar anlatamam ama seni kırıp üstüne gülüşlerim bile sanma ki içimi acıtmaz, ben böyleyim be güzelim, anlatmaya gerek yok kendimi sana, seni sana, beni bana... diğer hepsi biryana sen biryana bu okulda... çünkü o en dipte olduğum günlerde bile sen çektin hep beni yukarı sen bunu bilmesen de... sana veda etmiyorum bugün burada, çünkü böle birşeyin olacağına inanmıyorum hiçbirzaman. sen nereye ben oraya... lütfen mantıklı kararlar ver, sürükleme beni peşinden oraya buraya :D

işte böyle neşe küpüm, bugün 12 haziran, 2009, cuma... bir devir bitiyor, yenisi...?...

11 Haziran 2009 Perşembe

adío querida

son 1 gün...

9 Haziran 2009 Salı

esra the 2 metre

canım sıkılıyor, zaman geçsin istemek mânâsız çünkü şu kalan azıcık zaman ömrümden ömür götürüyor, sadece keşke zaman dursa ve geri gitse, herşey uykusuz hergece proje yapmak olsa, böcek soksa, acildeki doktorlar gelip tekrar tekrar bi böceğe bi bana baksa, "ah küçük kız" dese içinden hepsi, hem ders hem sınav olsa ben yetişemesem, ve bir sebebim olsa dersim vardı ondan diyebilsem vs.
aslında dün itibariyle geleceğimi ciddi ölçüde etkileyeceğine inandığım sınavlar bütününü çook ama çok gerimde bırakmış olsam da yine de önümde beni bekleyen, 2 si yarın olmak üzere 3 ödev teslimi, 1 proje sunumu ve 2 sınav var. her ne kadar onlara karşı hissim "none of my business" tadında olsa da "not who but esra cares" durumu mevcut yine üstümde. ama gel gör ki bu hissi bu sefer nbu hissin ne kadar tarif edilemez olduğunu bile tarif edemicem, öle böle değil, çok feci.

mezun olmakla ilgili üstümde ki genel sıkıntının sebebi, en iyi yaptığım işi yapmamın artık benden beklenen birşey değil de benim keyfi kederime kalacak olması olabilir diye düşünüyorum.

üzgün olduğum bir konu var ki eklemeden geçemeeceğim, ben hâlâ insanları anlamıyorum, yani yazık günah değil mi bunca yaşanmışlığa, çalışılıp öğrenilmişliğe, ha? burda bahsi geçen anlamamak sadece insani ilişkiler değil aynı zamanda akademik bağlamda da alınmalı, yani ben en iyisi olarak başladığım şu bölümü bitirirken, en iyisi olduğum dersin(ki kendisi policy olur) final sınavına 3 gün çalışmış, notlarım kitleler tarafından hatmedilmiş, sabahlara kadar konuları diğer insanlara anlatmış biri olarak, o final kağıdına bakıp da, "acaba bunu mu demek istiyor" diye terettüt ettiğim an "boşuna mezun oluyorum" dedim. 
belki de hiçbir zaman herşey yeterince iyi olmayacak.

bunlar "cons" du, şimdi de biraz "pros"a bakalım.

mesela şu an ayağımda, yatarken komidinimin üstünde yatağımın başucunda olacak bir çift lacivert pabucum var artık. topluma verebileceğim rahatsızlığı düşünmedim değil topukları yüzünden ama düşünüp taşınınca sonunda yine aynı sonuca vardım: madem bu adamlar bu numaraları böyle topuklu üretiyor, bana da alıp giymek farzdır. çok zaruri durumlar için bir çift de kırmızı düz tabanını sipariş ettim gelecek, endişeye gerek yok.

acı gerçeği söliyorum benm de göbeğim var! ama biz böyle mutluyuz :)

yarın neredeyse yılı bulmuş süründürerek süren çilemin kısmetse finalini yapıyoruz ve kanal tedavimi bitiriyoruz. herşeyi biliyosun, her konu da beyan edecek bi fikrin var ama bi şu dişlerinin derdi ne bulamadın dediğinizi duyar gibiyim, ama yanıldınız onu da buldum: "RMD" (repetetive motion disorder) efenm bunu da hrm çalışırken keşfettim, yapılan işe bağlı olarak ofislerde insanların yaşadığı rahatsızlıklara verilen genel isimmiş, bilgisayarcıların bileklerinin rahatsızlanması vs gibi. ben de "live to eat" motto'suna sahip bir birey olarak yemek yemeyi iş hâline getirdiğimden böyle bir sorunla karşı karşıyayım, tamamen profosyonel benim bu diş derdi yani.

sanırım bu kadar geyik size yetmiştir, hadi şimdi hepiniz işinizin başına! hiç inkar etmeyin biliyorum, yapılacak onca iş beklerken oturmuş blog okuyorsunuz!
öperim sizi
imza:
esra the 2 metre :) 

4 Haziran 2009 Perşembe

why does my heart...

...not feel so bad, but also not so perfect. For the very first time I really and completely sent an application and at the very moment I realized that I don't wanna do that. Anyway, su akacak yolunu bulacak, bulunduğu yerde durup esra birgün geriye bakacak, hatırlayıp susacak ve tebessüm yine en olmadık yerde heryerini kaplayacak...

5 sene bitmişken hâlâ şüphe varsa içimde, kitaplar yersiz yerinde, eli belinde...
 

1 Haziran 2009 Pazartesi

kız sus tut at, içine içine

yazasım varken zaman yoktu, zaman geldi buralara yazasım kaçtı gitti biyerlere.  projeler için o kadar çok okuyup o kadar çok yazıp çizdim ki, neşeküpüne takatim kalmadı heralde :)
bir çağa yakışır bir final oluyor son günler, uykusuz hergece, koşuşturmaca stress vs. tam esralara lâyık haliyle :)

gitmeden, veda etmeden varsa sorup da öğrenmek, diyip de kurtulmak istediğin kelimeler aklının bir köşesini meskan tutan, sal gitsin dedim, dökülsün ortaya.  susma ıssız gece gibi, tutma içinde; allahın bildiğini gerek yok kuldan saklamaya...
ama attın sen içine içine, söylene söylene kendine, sadece bir çift kelime döküldü, içine attıklarının tam aksine.

yazmayarak anlatıyorum bundan ötesini, aynen bazen susarak konuştuğum gibi.
herşey normal.

24 Mayıs 2009 Pazar

saye ile rağmen

bazen sayesindedir bir şey, ya da ona rağmendir herşey. 
saye'ler, kıymeti bilinesilerdir, değerleri anlaşılmadan hayatımızdan geçip gidenlerdir, halbuki hatırlanmayı en çok onlar hakeder.
ama rağmen'ler daha çok iz bırakır, daha çok hatırlanır. çünkü saye'ler gibi kolay ve az bulunur değildir rağmen'ler, hep buradadır, her an karşındadır.

ve bazı şeyler vardır ki, işte onları ayırt edemezsin. hem onların sayesinde hem de onlara rağmendir.  

sen de böylesin, hem senin sayende hem de sana rağmen.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

annem sen bunu okuma

okursan da oturup ağlama...
saldığımda göğsümün altına gelen saçlarım vardı ya, artık omzumun üstüne geliyorlar. şimdiden özledim ben o uzun saçlarımı; okşanası güzel uzun saçlarımı... ama fazla geliyorlardı artık; keyfi, çektirdiği çilesine değmiyordu, ben de gerekeni yaptım çok düşünmeden gittim kestirdim.
ve daha şimdiden çok özledim. ne olacak kökü bende yine uzayacak değil mi.. evet ama zamanla, belki ben buradan çok uzaklarda ya da ben hâlâ buralardayken.

aslında mesele saç değil. başka şeyleri de ben kestirdim attım, faydadan çok zarardı, mutlu ettiğinden daha güçlü mahvediyordu beni, içimi. ama şimdiden özledim... ne olacak sevginin kaynağı bende yüreğimde değil mi, ama ben tekrar böyle uzun uzun olduğumda, gönlüm böyle uzun uzun sevdiğinde, artık üstünden çok geçmiş olacak, ne ben bu esra olacağım, ne de dünya bu dünya...

ortaçgil - light

kanatları var bağrında, sırtında çanta yanında baytar mlb ile yollarda

baytar kardeşim, gençlik ve spor bayramı kutlamaları kapsamında izmirdeydi bu uzun haftasonu. kendisiyle kâh eğlenip güldük, kâh yorgunluktan süründük, ama mâlum olduğu üzre kendisi yurduna geri döndü bu akşam. onunla dolaşmak, sırtımda çanta, ayağımda beyaz nike'lar(o beyaz nike'lar ki avrupa'yı gördü) bana başka bir izmir hissi yaşattı. çünkü geçirdiğim zaman benim günlük izmirimin değil, başka bir esranın kardeşiyle turistlik ettiği bir şehrin zamanı gibi geldi. 

arkadaşlarını bu kadar düşünmesine kızdım biraz içimden ama o da geçti. şimdi geriye tatlı bir yorgunluk ve yatağıma kavuşmuş olmanın verdiği mutluluk kaldı. her seyahatte olduğu gibi hem kendimi hem de beraberimdekileri bir kez daha baştan tanıdım. mesela esra gerçekten de yerini yadırgayan biriymiş, annesigil misafirlikten erken kalkası bir çocukmuş, uykusu gelince kendi yatağı olmazsa huzursuzluk çıkarır, mızmız olurmuş...

okulun bitmesine 10 gün mü ne kaldı, o kadar az ki saymak dahi istemiyorum, çünkü bitmesin, hem burayı çok sevdiğim için, hem de biten her dönem ardından finalleri getirdiği için...
yarın muhtemelen kalmak üzere olduğum db dersi var, proje de yok daha ortada ama hiç gidesim yok sabahın o vaktinde o sıcak ıkış tıkış sınıfa, en iyisi mi ben gidip bi saçlarımı kestireyim, o kadar uzamışlar ki nereme koyacağımı bulamıyorum sıcaklayınca. ha bu arada birden çok ısındı ya bu hava gıcıklar oldum ben ya!

kardeşimle dövme yaptırdık, benimki bağrımda, perikızcığı, bele ince uzun bacakları, koccaman kanatları var. emre kartallar logosunu yaptırdı. amerikan futbolu takımlarına bağlılığını gösterdi aklınca, dedim olm daha kaç takımın olur, neymiş efenm ilk göz ağrısıymış, hem belki mezun olunca bi daha oynamazmış.

wolverine'i izledik, fena değildi ama çok da görsellik şöleni gibi geçmedi, bi de makinenin ampülü patladı en heycanlı yerinde mola vermek zorunda kaldık seyrimize ama bi an vardı ki --burası SpoileR!-- o herifin wolverine'in kafasına kurşun sıktığı hafızasını kaybetsin diye, sonra yere serilince bitane daha sıktığı sırf adinin teki olduğundan,--SpoileR bitti :)-- işte o an salonun en arkasından fırlasam da benim de ellerimden bıcaklar çıksai deşsem keşke o herifi dedim, boğazıma su kaçmış, nezle olmuşum gibi bi his saplandı, ama allahtan geçti :) bu arada benim sefkili balık terbiyecisi'mle ilk sinemammış bu senelerdir. yok artık dedim ama çok deşmedim, gitmişizdir ya, di mi?

bu post çok dağınık oldu ama dur dur bişi daha dicem : ben varyaa, havuza gittimm, çam ormanlarıyla kaplı vadinin eteğinde kocamaan olimpik havuz manzarası eşliğinde, ısıtılmış havuzda yüzüp termal jakuzide masaj yaptırdım kendime, yaaa :) hani bu da bana kısmet sana nispet heheh :))  

en iyisi mi ben hasret gidereyim ev kokan yorganımla, ne de olsa ev, benim "benim" dediğim yerdir.

kin-der-surprise

hiç beklemediğin bir anda, hiç ummadığın bir yerde görmek; görüp de gülümseyememektir.
içimde yükselen şeyden öyle bir korktum ki, bi kaç dakika kendime gelemedim galiba, çünkü sesler, görüntüler, izler etrafımdan kayıp giderken fütursuzca, ben sadece gözlerimden kopan delici bakışta kaldım, o anda kaldım, kitlendim, galiba ben bir zamanlar çok fazla kinlendim.
16 mayıs, 2ooo kaçtayız?  

14 Mayıs 2009 Perşembe

rise of the fallen

ben demiştim sevgili döküm kaynakçısı, insan kaynakları hocam; rise of the fallen gibi bir bölüm çekicem sana demiştim, bak daha bu fragman ;)

12 Mayıs 2009 Salı

ufacık tefecik içi dolu neşecik

şu an mutluluktan yanaklarıma al basıyor :)
 "Maaşallah" diyiniz lütfen, kem gözlerinizden, zehir sözlerinizden sakınınız çünkü az önce test edilip onaylandı ki, the god that I trust, benim yüzümü kara çıkarmıyor.  "O" da beni mi çok seviyor ne, (e tabi sevgi saygı ve güven hep karşılıklı) bana böyle güzellikler sunuyor.

efenm iki gündür sansüre sansür hareketi kapsamında bir hayli kafa yormakta, interaktif iletişimden harap ve bitap düşmüş bulunmaktayım. yaptığım işlerin,(bkz1, bkz2, hatta bkz3) ki bence bu benim sanatım sayılabilir, etrafta hiç ummadığım yerlerde karşıma çıkması inanılmaz mutlu ediyor beni, bu da al basmasının ikinci sebebi.

gösteri dünyasına attığımız başarılı adımın ardından, yoğun çalışma tempomuza bir dur dedik ve prova almadan geçen şu iki akşam bana bir hayli garip geldi, resmen yorulacak birşey yoktu. ben de döktüm bütün dolabı domestos, ariel ve yumoş sponsorluğunda çay başına inmiş köylü güzeli bölümünü çektim odamın banyosunda, sitkom tadındaki yurt hayatıma.

bugün hayatımın akademi efsanelerinden biri olan sui ile (ki bu ekşideki nicki hadi benden bilmeyenlere kıyak olsun) son dersime girdim, akademik kariyerden konuştuk, heran doğurabileceği için okul artık daha fazla çalışmasına müsade etmiyormuş. hiç aklıma gelmezdi ama ders bittiğinde sınıftan çıkarken sarılıp ağlayasım geldi, sanki bir daha hiç göremiyecekmişim gibi, o çocuk doğuracak ben mezun olacak, bu ikili bir daha buluşamayacak gibi...  

ha bir de bu arada dişimi kanallarını açtık bugün, sinirlerini tek tek söküp aldık olduğu yerden, yeni dişhekimim çoşkun bey işin teknik kısmıyla uğraşırken ben de acıdan kıvranma görevini üstlendim, ortaya koyduğumuz mükemmel takım çalışmasının bir ürünü olan sancı şuan çenemde mevcut durumda. umarım çok kalmaz, biran önce çeker gider, ama gitmezse de o kadar önemli değil, ne de olsa öldürmüyorsa güçlendiriyor... ne demişler: dişe gelen çekilir :D 

öpüyorum sizi, esen kalın :) :)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

gün gelecek

herşey geçecek,  ya da herşey bitecek... 

heyecanı bunun bambaşkaydı. istedim ve de yuttum o tozu, sahnedeydim artık.

ben bugün bunu gördüm: gmat insanın biryerlerine kaçarmış. ha o 720'i alacak mıyım? onu zamanı gelince göreceğiz.

hayatı konuştuk özgeyle bugün, işleri, dertleri, güçleri, sınavları, stresleri, ilişkileri... anınca beraber geçirdiğimiz günleri, insanın hiç mi hiç gidesi gelmiyor bir yerlere, yapışıp kalası geliyor olduğu yere şu memlekete, ama ne zaman ki attım ben adımımı kapımdan içeri, gördüm bazı şeyler artık gerçekten baymış beni. ben muhabbetin neşenin ama en önemlisi pozitif enerjinin bol olduğu ortamları ne kadar seviyorsam, bir o kadar da kendi kişisel alanıma muhtacım kimselerin karışmadığı, el dahi sürmediği.

hayat belli bir noktaya geldikten sonra, başladığın yere dönmek söz konusu olunca pek bir korkutuyor insanın gözünü...belki de dönülmez bir noktaya gelmekten daha iyidir ama bunca zaman kendi yolunda gidip de, artık misafir gibi hissetiğim eve dönmek zor geliyor bana, sonuçta iç işlerinde bağımsız ama dış işlerde anlaşma ve yasalara tabi küçük bir eyaletim orada, burada başlı başına hükmünü süren bir devletken...

8 Mayıs 2009 Cuma

en güzel yorgunluk,mutlu yorgunluk :)

uzun zaman sonra, ki en son ne zaman bu şekilde yorulmuştum hatırlamıyorum, eğlenmekten yorgunum ve isyan eden bedenim zihnime hiç bir acı hissettiremiyor.

bu haftaki 7. "neden manken değilsin ki sen, senden negzel manken olur ki" tepkisinden sonra yok artık dedim, bu kadar da olmaz, heralde bu bana ilahi bir mesaj, ve bugün itibariyle BED'imi bıraktım, umarım işe yarar.

aslında o kadar çok şey düşündüm hissetim ve yaşadım ki çok yazasım var ama uyumak, sarılıp yastıklarıma mis gibi uyumak, çok daha çekici geliyor şimdi.

kısa kısa: money supply, bu ödeve ne biçsek, şenlik mi o da ne, tırt, kolbastı sahneyi gençler bastı, database, final countdown, bahar geldi hoş geldi bahçeme benim kiraz geldi, kartpostal, kostüm saç baş, kaç kişiyiz, roka salatası berbat, sütlü sinirli kinderbueno, mis gibi deniz, çığlık at!, hindistan cevizli vişnesuyu, birdirbir, 10 kat top, burası benim ben varedenim, vazgeçme yaparsın, herşeyin bir sebebi var, ve sahne bizim...
yarın görüşürüz, iyi geceler ;)

3 Mayıs 2009 Pazar

kayıp zaman

dişim hâlâ ağrımakta, son derece parlak bulduğum serum bağlatıp voltareni damardan alma fikri baytar hekim kardeşim tarafından "saçma" bulunduğu için yapamıyorum, negzel olcaktı, sürekli bir ağrı kesici akışı damarlara ohh nasıl ferahlar insan kimbilir...
şimdi bu benim dişimin dolgusunun çıkarılıp altı temizlenip, ilaç konulmuş, üstüne 2 gündür antibiyotik içilmiş, forte*forte kere ağrı kesici yutulmuş bi de voltaren vurulmuş haliyse, kimbilir tedavisiz nasıl yaşardı insan...

bu sebepten şu son 4 günü ömrümün en büyük kayıp zamanlarından ilan ediyorum ve şampiyonluk maçında gole giden son adamken, taraftarlar yaktıkları meşaleleri sahaya attıkları için durdurulan bir maçta gibi hissediyorum kendimi, sonuç ne olursa olsun, keyifsiz ve boşa geçen kayıp zamanlar bunlar...

şimdi karanfil yağı aramaya çıkıyorum... işimiz ediyle büdüye kaldı artık...

2 Mayıs 2009 Cumartesi

ben bütün bunları aslında yaşamıyorum

bütün bunlar kötü bir rüya ve ben 10 gün içinde uyanicam,hepsi bitmiş olacak, evet kesin, ben bütün bunları yaşamıyorum...

isim veriyorum: dentist halil cenk altinöz! mahvettin sen beni, allah tependen baksın, e mi. sızlıyor o dişim dedim baktın yok bişi dedin, ulan göremedin madem bi film daha çektir, nooldu şimdi, meğer 2 taraflı çürükmüş, hatta biri apse yaptı, çözüm kanal tedavisi... diğer kırıp da üstüne kanal tedavisi yaptığın, şimdide altında kist oluşup kemiğimi eritmeye başlayan dişimden hiç bahsetmiyorum, şu genç yaşımda 2 dişimden ettin beni, vicdanınla başbaşa bırakıyorum seni... 


1 Mayıs 2009 Cuma

what happened to you?

bilmem pms yine galiba...

s.ksinler böle pms'yi.

:D

28 Nisan 2009 Salı

Ms McFly

hanginize bilmiyorum ama galiba ben birinize büyük bir tepki veriyorum çünkü an itibariyle binge eating disorder altında yazan tanımların 20'sinden 19'una (çünkü intahar etmeyi hiiiç düşünmüyorum, kendi canımdan daha değerli birşey olamaz) uyduğumu keşfettim, türkçesi ne mi?:
tepkisel aşırı yeme bozukluğu ...
şu an takribi 5 aylık gibi duran bir foodbaby'im var, biz(me&myself) kendisine kısaca jesus the second dioruz :) tabii "hâl böleyken telefunken" diyecek halim olmadığına göre hâl böleyken, koşu yolları taştan olur bana; sabah erken kalkıp koşma alışkanlığıma geri dönicem, onçüüün lütfen gece ses yapmayın, efenime söliyim bi işiniz varsa erken arayın, beni baştan çıkartmayın vs. yoksa imanıma indirirm bütün şalterleri hepiniz aç biraç elektriksiz, internetsiz kalır mutsuz mutsuz yatağa yol alırsınız, "demedi" denmesin sonra arkamdan.

şaka maka nisan da bitti, istanbula filan da gitmemiş olsam bi b.ka benzediği yoktu bu nisanın, hani nisanlar pek bi süper düper aydı, atraksiyonu, neşesi, yeniliği filan bol olurdu ama ay biterken ben "way anasına bea ne aydı" demediğime göre bu sefer böyle. ha tabi daha 2 gün var heran herşey olabilir, olmayadabilir, bekleyip görelim derdim ama ben beklemicem.

öss filan negzel bir dertmiş, öyle ya, değerini bilememişiz. ama dert de yanmicam artık, yok benim hiç derdim, sizinkilerin yanında benimkiler pire'de deve kalır(!?) ya o bakımdan. 

!dünyanın geldiği hâle bi de bakın hele, insanoğlu dert yarıştırır olmuş birbiriyle..!

aitsizlik hissinin sözlükte karşılığı varsa, hangi dilde olursa olsun, kabulümdür, biri açıklasın bana, çünkü ben zaman çizgisinin üstünde durduğum şu noktasında kendimi hiçbir yere ve hiçbir şeye ait hissetmiyorum, tek emin olduğum şey "evim"in benim kendimin durduğu yer olduğudur, sanki ben benden öte birşeymişim de evim barkım, yerim yurdum da o öte olduğum ben nerede duruyorsa orasıymış gibi... 

bazen o kadar sıkılıyorum ki, bitse de gitsek diye geçiriyorum içimden, sonra düşünüyorum, gitsek de, peki ya nereye; bulamıyorum; kalıyorum olduğum yerde, gitmiyorum hiç bir yere; ama yine de an geliyor ve herşey bitiyor...

22 Nisan 2009 Çarşamba

istanbul, istanbul...

ben bu haftasonu bunu gördüm: insan o kadar stres, o kadar sınav üstüne; bi koşturmaca içinde gitmiş olsa da, yorgunluktan uykusuzluktan ölse de, seyahatten döndüğünde dinlenmiş yenilenmiş hissedebiliyorumuş kendini. demek ki neymiş: mutluluk her derde devaymış; anılar, eski dostlar, güzel insanlar, mistik sokaklar, güzel mekanlar, hoş anlar, yorgunluk uykusuzluk dert tasa hiç bişi bırakmazmış. 

önce çok korktum, havaalanından çıkıp giderken şehre doğru, eyvah dedim ben ne yaptım, şuncacık yerdeki trafik bile akmıyor, "nerden geldim istanbulaa" ama insanlar alışmış onlara koymuyor, madem öyle dedim öldürmeyen şey güçlendirir, dayan be esra :)
meğer insanların bildiği başka birşey varmış, bu şehir hiç uyumazmış, sabah olmazsa bunun daha gecesi varmış...

işte o korktuğum, tırstığım, üçbuçuk attığım metropol hayatı varya, aslında pek de güzel bir karnavalmış, sokaklarda hep insan varmış ve bu şehrin gerçeği olsa gerek bu gece 4de bile trafik sıkışıp kalırmış :)

yine de benim için çok erken, bu küçük halimle kolay lokmayım böyle şehirler için henüz ben, ama karar verdim, söz dedim kendime, yeterince palazlanıp, feleğin çemberinden geçip, şeytana pabucunu ters giydirip gelicem böylesine büyük bi şehre, yaşıyacağım henüz herşey için çok geç olmadan, unumu eleyip eleğimi duvara asmadan, bazıları gibi elimi korkak alıştırmadan önce... 

15 Nisan 2009 Çarşamba

keşke onursuz olmasaydın...

çoktur sessiz çığlıklarımla tırmalanmıştır kulaklarım, çok dökmüşümdür kupkuru göz yaşlarından, sadece tuz sadece asit... ama hiç biri, HiÇbiRi... ah.
herşeye tahammülüm varmış da, bu kadar OnuRsuZluğa!... hakkaten, YoK! yok öyle bir dünya! 
artık onurun da yoksa, herşey boşa be güzelim, HerŞey boşa... 

14 Nisan 2009 Salı

iyilik yap denize at bu sefer de üzerine sıçrasın

aynen öle, hadi diyelim tutamadın kendini yaptın yine bi iyilik, hatta ve hatta kaldırdın denize attın o iyiliği, hani "ben küçük şeylerin hesabını tutmam" dedin içinden, gel gör ki üstüne sıçrıyor, bi de yetmezmiş gibi ağzına yüzüne dolduruyor yosunlu tuzlu suyu. yok ama, suç ne denizde ne de iyilikte, suç o hataya düşüp iyilik eden ben'de.
hani film'de Dom diyor ya, 20% melek 80% şeytan (al sana bir parito daha, hayatım parito) o meleği de ancak gözlerinin içine bakarsan, en derinine inersen, ister de ararsan, arar da bulursan görürsün diye; işte ben de o hatunlardan olucam sonunda, bi de gözlük takıcam ki gözüme inemiceksiniz hiçbiriniz derinimdeki meleğime.

bir şeyi yapmak için birilerine muhtaç kalmaktan nefret ediyorum, işte sırf bu yüzden heran bırakabilirm seni tango! 

tam da spor ayakkabılarım, bol şortlarım, koyu ojelerim, kısık bakışlarım, paradise lostlarım, rock metal gruplarım geri gelmişti, ben de anlamamıştım bu chill-out, passion tango halimle, iyi oldu bak şimdi, bi de sen kızdırdın beni verdiğin notla k.çımın kaynakçısı, rise of the fallen gibi bi chapter çekicem sana aklın hayalin duracak.

ha bu arada, tübitaktan burs alacak 121 kişi var ya; işte onlardan biri benim.

10 Nisan 2009 Cuma

mezun olmuş gidiyorsun, bana veda ediyorsun

iki hafta önce, kepli fotoğraf için sıra yazdırırken daha çoook var gibime gelen bugün, geçti de gitti, oldu da bitti, üstüne bir de maaşallah... pek bi içime sindi, boşuna strese sokmuşum kendimi.

günler o kadar uzun ki ve bi o kadar da kısa, hem çok dolu dolu hem de pek yetersiz : hugoboss, kurumsal kimlik, mekanım space camp olsa, delphi batsa, mt rotasyonu, iç eğitmenlik, bilişsel danışmanlık, sıcak iklim, florida, sen çalışkan kızsın, yaparsın kendi kendine hayale dönüştürme, kurabiye kurabiye kurabi-ye, balosuz mezuniyet, gençler buraya eller havaya, bahar, 24 derece o derece!, piknik, enginar, zeytinyağlı, cesur yeni dünya, alfa olduğum için çok mutluyum gerçi epsilon olsam onun için de mutlu olurdum (saçma), uyku, rüya, bospa, saten nevresim her mevsim, bence de genau...    

maria mena - just hold me

8 Nisan 2009 Çarşamba

you really CAN do whatever you want

insan sadece mutluysa aklı bulunduğu zamandaymış; sağlıksız, uykusuz ya da mutsuz olduğu durumlarda zihin sürekli geçmiş ile gelecek arasında gelip gidermiş, ki vucüttaki gerilimi, stresi, tüm o başağrılarını da yaratan buymuş. çok değil bir zaman önce "geçen sene bu zamanlar" muhabbeti yapmaktaydım mütemadiyen, nezaman kendimle kalsam ve zamanımın muhasebesini tutmaya başlasam hep kendimi "geçen sen bugün"de buluyordum. ama nisan geldi geleli artık kendimi hep nisanın başında buluyorum, az önce ekranını karşısında "geçen hafta bugün" diye düşünmem gibi...  

evet hocam haklısınız, yetişemiyorum ben bu kadar derse, hepsini gerçekten öğrenmiyorum, sadece ihtiyacım olan kısmını alıp koyuyurum zihnime, çoğunu da sadece kısa bir süreliğine, sonra unutup gidiyorum hepsini, ne de olsa bu insanların değer verdiği, o diplomanın ne ifade ettiği değil, kağıt parçasının kendisi.

viva görkster!

7 Nisan 2009 Salı

usps

çok güzel bir plan yaptım bugün, artık uğruna gidilecek uzuuuuunca bir yolum var, 70inden sonra zeytin ağacı dikmeye benzeyecek bu biraz ama, madem içimde umut barındırma kapasitesine sahibim, bunun sadisce zevkini yaşayacağım günün umudunu barındırırım ben de... bunun hayaliyla yaşarım. 

5 Nisan 2009 Pazar

bir umuttur kör eder beni

bütün o gerçekle en acı şekilde, en güçlü halimle yüzleşmiş olmama rağmen, beni endişeye sürükleyen bir umut buldum şimdi hâlâ içimde, kapkaranlık derinliklerde en derinde bir yerde, işte o umut çok fena yaktı gözlerimi o kadar parlaktı ki, resmen kör etti beni. 

sebep

mezarında yosunlar bitsin,viran olsun yurdun, baykuşlar ötsün,
kimsesiz ellerde kalasın, sessiz kalasın, ıssız olasın,
belin bükülsün, yekin yekin kalkamaz ol yerinden, 
ayrı kalasın yerinden, evinden, serinden,
atamaz ol aldığın ahları üzerinden
ahirinde ben tutayım elinden, şaşasın feleğinden,
derman bulunamasın gizli yaralarına,
ettiğini bulasın kendin gibilerinden. 

3 Nisan 2009 Cuma

için için içim

içim çok mutsuz neşeküpüm,
içim çok için için,
sınavım var neşeküpücüm, tek bitane de değil, eksi sonsuz tane.
projelerim var, ödevlerim, başvurularım, derslerim, dertlerim.
ama en kötüsü bi hazımsızlığım var ki ruhumun derinliklerinde, bi türlü içime, dışıma, hiç bi yerime sindiremediğim , ve bir de sahte gülümselerim, gözlerime bakılsa anlaşılıvericek aslında ne kadar da içten(!?) gülümsediğim...

2 Nisan 2009 Perşembe

growing silence will speak for her

dün çok uzundu, 
bugün gün çok uzun,
gün uzun, ben uzun, işim uzun,
nedir ey hayat senin benimle mevzun?

aslında o kadar kısadır ki,
ömür kısa, gün kısa, kalan vakit kısa,
sen neden davranıyorsun ki böyle bu kıza?

-esra,  
sen artık oturup biraz da derslerine çalışsana...
dii mi ama?

1 Nisan 2009 Çarşamba

everything I do I see in you

içgüdüleri bu denli güçlü olmak, çok canımı acıtıyor şimdi benim, aslında acıtan içgüdülerim değilde onların bu kadar gerçek olması, hem de beklediğimden daha fazla...
ruhunu, kalbini açacak mısın bana, gizli saklı yönlerini gösterecek misin? peki bunu yaparsan sadece canımı yakmak için mi yapacaksın? lütfen artık aptal muamelesi yapma bana, gördün işte bilmesem de hissettim. evet başardın kısmen de olsa, beni, içimi, hislerimi, hırslarımı, düşlerimi parçalara ayırmayı...
o; olsaydı istediğim hayali süper biri'm, gelse şimdi çekip alsa zihnimden bütün bu kafamı taşınmaz derece ağır yapan düşünceleri, hafifletse beni azad etse... 

29 Mart 2009 Pazar

öyle biri olsun istiyorum ki

hayatımda, mesela benim yerime düşünsün bi çok şeyi, mesela çamaşırlarımı yıkasın, ütülesin bi güzel, sonra da birbiriyle daha uyumlu olanları biraraya koysun, hem de hava durumu ile o gün vakit geçireceğim ortamın ısısına göre kombinlesin altla üstü ve ben hiçbir sabah ne giyicem bugün diye mal mal açıp bakmayayım dolabıma bi daha. hatta gitsin benim yerime alışveriş yapsın bilsin neyi severim, ne bana yakışır, neye ihtiyacım var vs. sonra bi de günlük, haftalık aylık listeler çıkarsın bana desin ki: esra, şu gün şunun başvurularının songünü, esra sevdiğin grubun konseri bugün burada vs. sonra da ben istemeyince yok olsun gitsin hayatımdan. 

kısa kısa bu hafta: kefi milonga, böğürtlenli şarap, se'de bu sefer mercimekli köfte, tsm ve 3 güzel sesli kadın, cips-bira-çikolata, özge, kendin edip bulmaca-davetsiz kalmaca, özge, sen annemi ağlattın, penti!, m&s autograph pabuçlar, havaalanı, kaza sigortası...

25 Mart 2009 Çarşamba

hiç gelme gideceksen...

sensiz yediğim leziz bir yemekte, sessizce usul yağmurun altında yürüdüğümde, güzel bir film izlediğimde, bir espiriye karnım acıyana kadar güldüğümde...
ya da
kabus görüp ter içinde uyandığım bir gecede, okulda işler ters gittiğinde, ateşimi düşüremediğim için acile gittiğimde...
aklıma ilk gelen, keşke burada olsaydı diye içimden geçen, telefona sarılıp sesini duymak istediğim sen, unutmuşsan pazartesi olmadı salı yiyeceğimiz balığı, ve beni aramamışsan...
ne gelir ki elimden, iki kişilik oyunumuzun kurallarını sen tek başına belirlerken... 

23 Mart 2009 Pazartesi

kalan 10 günde bunu başarabilir misin sence?

merhaba sevgili neşe küpüm,
korkma bugün aşık kız triplerinde yazmicam sana, nitekim gerçek hayatın o denli pençesindeyim ki yazamıycam. zaman bazen o kadar baskıcı ve acımasız oluyor ki, sarıp sıkıp canımı acıtıyor, sonra da hiçbirşey olmamış gibi hafifleyiveriyor birden, sanki dalga geçer gibi, neden o kadar strese girdin ki der gibi. sonunda oldu da bitti maaşallah, hatta boş boş oturacak vaktim bile kaldı bu akşam bi dünya, blog filan okuyup resmini beğendiğim eyaletlerden kendime üniversite bile baktım di mi, öle işte.

konuşurken tek dil kullanmakta bariz bir problemim olduğunu farkettim, evet ben de türkçeyi katledenlerdenim. ingilizceyi kullanmak ya da ispanyolcayı/ almancayı aslında sanal gerçeklik psikolojisi yaratıyor galiba bazen. nasıl ki internette gerçek hayatta dile getirmeyeceğin şeyleri bağıra bağıra yazma cesaretini buluyorsan, konuşurken araya kattığın diğer dillerle de bunu yapıyorsun galiba.. "herşey çok güzel de biraz put-on-weight durumu var sende" demek, "yahu sen kilo almışsın işte" demekten daha hafifletici gibi sanki.

şimdi dön bak arşive kim bilir kaç tane lisansüstü eğitim hayali paylaşmışım seninle, ama sor bakalım kaç yere başvurdun diye, tabiki koca bir sıfır tane! dersleri kategorize etti tunca bugün marketing'i çok seviyorum ama ben öyle vıdı vıdı konuşamam, az laf çok işlik dallar daha bana göre: mis, om, logistics gibi dedi, beni de derin düşüncelere sevk etti. ben o dersleri çok iyi anlarım, pek de güzel yaparım ama hiç sevmem, bu durumda "çok laf az iş"cimiyim ben? 

özgün'ün doğumgünü, kutladığım en güzel, en spontane günlerden biri oldu, herşey bir gaza getirme-gelme zinciri olarak vuku buldu, çok da iyi oldu.

geçen sene bu zamanlar ne yapıordum bilior musun? bilmesen de olur, çünkü şu an benim umurumda bile değil.

iyi geceler.

20 Mart 2009 Cuma

in an ordinary day, the extraordinary way

iki gündür bir durgunluk var üstümde, mutsuzluk değil ama öyle, ki bugün yediğim dev milka çikolata bile çözüm olmadı halime. gerçi sabah hoplaya zıplaya neşe kelebeği modunda kalktım o ayrı.

şimdi gel gelelim durgunluk altyapısı oluşturabilecek olası sebeplerime: tunca; şu okuldaki muhtemelen en değerli insan; andaç almayacakmış, efenm neymiş zaten görüşmek istedikleriyle görüştüğünde onlar hakkında ne hissettiğini yüzlerine söylermiş, bir de andaça yazıp 7aleme duyurmanın ne mânâsı varmış: bu biiir.
 ikincisi; neymiş efenm ben hocaya yaranmak için öle demişmişim; çok pardon ama kimle karıştırıyorsunuz beni, ben mi hocaya yaranmaya çalışacak mışım? hangi sebeple acaba? sakın mezun olur olmaz başına kurulacağım, babamın bir şirketi olmadığı; tamamen kendi imkanlarımla, daha doğrusu alnımın teri, bileğimin hakkıyla söke söke okuduğum için olmasın?? mantıklı bulduğum, saygı duyduğum insanlardan böle bi tepkinin gelmesi en çok acıtan tarafıdır canımı. nasıl ki siz orada işinize gelen şeyi, düzeni değiştirmek pahasına savunuyorsanız, ben de gayet düzgün bulduğum düzeni korumak yönündeki yorumlarımı sesli bir şekilde ifade etme hakkına sahibim.

durgunluğumun bir başka sebebi yazılım sınıfımdaki çatlak gençlerin aralarında maç yapıp, yenilen tarafa aldırttıkları 7 kilo! baklavayı derse getirmeleri, bizim de burnumuzdan gelene kadar kutu kutu baklavaları yemiş olmamız, sonucunda da komaya girmiş olmamız olabilir, bilemiyorum :)

form'um 10 numaraymış korumam lazımmış, yüzme işi de yattı, bişey yapmalı.

mütevazilik abidesi, genious insan, akademik idolüm, kendimizi kendimize harcattırmayacağının mesajlarını verdi bugün ve dedi ki : "never settle for less than you deserve". 
i won't settle hocam, also i won't settle leila'cığım ;)

bir de zihnimde otoyollara yönelik öyle bir duygu var ki, maalesef karşı koyamıyorum ona, ve sevdiğim kadar da nefret ediyorum bütün otoyollardan, çünkü mesafeleri kısaltıp kavuşturdukları kadar da hızlı oluyor, biten yolların sonunda ayırmaları...

burkulan bir iç, her otoyollu sabahta;
beraber yenmek için saklanmış bir kutu çikolata, 
ve esra yollarda, çünkü ortaçgil bu gece burada... 

17 Mart 2009 Salı

In god I trust

paramın üstüne yatıp, beni günlerce atlatıp, telefonlarıma bakmayıp kârlı çıktığınızı düşünüyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki, ben ilahi adalete inanırım. çok pis ödersiniz o 10-15 lirayı sonra da bilemezsiniz bütün bunlar niye geliyor sizin başınıza.

bana erkeklerin acayip bir şekilde nazarı değdiğini düşünmeye başladım, daha önce ayakkabılarımı beğenen "biri" olmuştu, akşamına tekinin topuğu yoktu, bugün de sınıftan biri "derslere hep bu kupayla gelip duruyosun çok kıskanıyorum bi tane de ben alicam" dedi, hoop 5-10 dk içinde kaybettim yüzyıllık termos kupamı kantinde dolanırkene, odama geldim bi baktım aaa kupa yok, nerde?   

şimdi durdum tekrar deştim de üstüne sünger, yüreğimde siğneye çektiğim bazı şeyleri, sinirlendim birden kendime, sonuçta bir insan elinde büyüdüğünü iddia ettiği hakkaten senelerce beraber büyüdüğü birini bi kalemde niye siler ki? var demek ki bi terslik, millet silsin sen sev, aferin.

yok yok ben bu derslere yetişemem bu sosyal ortam kelebeği halimle, benim aktivite olarak ders çalışacak insanlara ihtiyacım var, ders çalışın azıcık ulên! hayır anlamıyorum, sabah yataktan kalkmayıp, derslere gitmeyip, derslerden erken gelip, bir de üstüne ders, ödev vs hiç bişi etmeyip nası geçiyosunuz bu sınıfları, geçiyosanız da nasıl rahat ediyo içiniz, aldığınız bursların hakkını nasıl ödersiniz? parito durumu benimkisi galiba bir yerden sonra ne kadar çalışırsan çalış %2o'si kadar geri dönüyor sana...

dinmiyor şu gönlümün kavuşmak endişesi

benim çok güzel, el yapımı koca bir seramik kase olduğumu düşün, ama henüz pişmemiş...
eğer gidip pişmezsem, görmem gerekenleri görmez, yaşamam gerekenleri yaşamazsam, ömrüm uzun olmaz. beni kullanmak istediğin anda eline yüzüne bulaşırım, yumuşar erir bozulur giderim...
e pişince rengimden, canlılığımdan, o ilk taptaze mis gibi kokan havamdan bişeyler kaybederim illahaki, daha kuru daha sert, daha soluk renkli olurum belki, ama sağlam dayanıklı ve daha faydalı bir hale gelirim. hem sonuçta istersen beni güzelce boyayıp binbir renge bürümek senin elinde, üstümü vernikledin mi bir de bozulmam artık ben senin ellerinde, ömürlük olurum hayatının en güzel yerinde, ta ki sen beni düşürüp param parça kırıp sonsuza kadar kaybedene kadar... ama beni yıpratmazsan, hor kullanmazsan, dikkatli davranırsan ne kırılırım, ne bozulurum, ne solarım artık; bir kere piştikten sonra...
işte bu yüzden canım, galiba gitmem lazım. 

22.56 16 mart stuttgart

15 Mart 2009 Pazar

ben bugün hiç doymadım ki :]

evet sevgili günlük bugün aslında aç değildim ama doygunluk hissi de hiç gelmedi, sürekli canım ne olduğunu bilmediğim birşeyleri yemek istedi, vitamin dozajımı arttırsam iyi olicak galiba..

ben başkasının yaptığı yemeği yemeyi sevmiyorum, ve mutfağımı bugünlerde çok özlüyorum, kendi kendime garip kombinasyonlar yapıp adı olmayan yemekler pişirmek var içimde ama gel gör ki, iki gündür sadece meyve, peynir-ekmek, müsli, gevrek yiyorum. annem kızdı öyle yemek mi olurmuş diye, fikir ver o zaman ne yiyeceğim dedim, veremedi. allahım nolur bu kulunu mutfaksız bırakma, bak görüyosun varlık içinde yokluk çekiyor sonra.
 
tango beni neden yoruyorsun :P kareografi çalışmalarımız son hız devam etmekte, ben çıkar mıyım sahneye bilmemekle beraber çok eğleniyorum, şapka takıp kaşımı kaldırmayı, poz vermeyi, boşluğa bakıp gülümsemeyi çok seviorum: yaşasın show business :)

çamaşır yıkamaktan, daha doğrusu galiba sıkmaktan, ellerim yara oldu; yurda jetonlu makine koymayan zihniyetsiz zihniyeti eshefle kınıyorum, ne yani kardeşim ben kıyafetimi, donumu, geceliğimi tanımadığım elin adamına mı vericem yıkasın diye, hem bakalım biliyor mu ne nasıl yıkanır, ne kadar sıktırılır, nasıl kurutulur? bilmiyo tabii nerden bilecek! paramızla rezil oluyoruz. hayır benim malım çok kıymetlidir, hele ki boyuma göre kıyafeti zor bulduğumu hesaba katarsak, bir de kokular hakkındaki saplatılı halimi de göz önüne alırsak ciddi mesele bu laundry olayı.

üşütüp durduğum, sonuç itibariyle de hasta olduğum için inadı bıraktım gittim bugün kendime kalın uzun bir kaban aldım, bele kapşonu kürklü olanlardan, pek bi sevindirik oldum sonra, artık ya üşürsem diye çantama hırka, eldiven, atkı takviyesi yapmak zorunda kalmiyiciğim :)

beni anlamasını delice istediğim "bazı kişiler" var, umarım onların bunları okuması için bi gün trajik bir şekilde ölüp arkamda nesekupu.blogspot.com yazan bir not bırakmak zorunda kalmam :]

y harfi çalışmayan ve iki işi bi arada yapamayan, tık ile pıt'ı arasında bir ömür geçen emektar ibm'im artık kabak tadı vermeye başladı(o nasıl bir tadsa öyle, halbuki ben kabağı severim, hele ki baklabağının tadına bayılırım, bu durumda bu benzetme buraya uymadı galiba, neyse canım lafın gelişi işte), napicam ben bunla hiç bilmiyorum... evlat gibi, atsan atılmaz, satsan satılmaz...

bu yazı da burada biter, esra tıpış tıpış yatağına gider....  

12 Mart 2009 Perşembe

applying beauty

ay ay ay ay ayay yaay!
biyeri tutuştu derler ya aynen ondan oldum! çok sıkışmış hissediyorum kendimi, krizin "teğet geçtiği" bir ülke olarak amerika birleşik krallığının 1,5 katı işçi çıkarmışız ekimden bu yana... allam bunca işsizliğin olduğu bir ülkeye mezun olmak, annenin sıcak yumuşak şevkatli güvenli rahminden acımasız kaktüs tarlalarıyla dolu bir dünyaya doğmak gibi olsa gerek.. mümkünse biri acilen zamanı manipüle etmenin yolunu bulsun ya da hiro nakimura gerçek olsun zaman yavaşlasın ben mezun filan olmayayım.
applied workshop dersinden çıktıktan sonra mihendislik dersimden önce 2 saat aram vardı, oturup izmirde iş bakayım bari dedim, hani gitmek zor geliyor ya arkada bırakıp; ama gel gör ki kalmak çok daha zor, iş filan yok ya, tek kayda değer ilan schneider'ınki, ki ben ona çoktaan başvurmuşum yazın, cevap da gelmediğine göre fake bunlar; pehh.
şunu anladım ki burda bana ekmek yok, ya elimde kalan azıcık değerli vaktimi potansiyel bütün kaynaklara başvurarak harcıyacağım ya da daha sonra kendimi harcadığım için başımı duvarlara vuracağım.

düşündüm taşındım, "herşeyi bırakıp kalabilirim delilik hâlim"in geçici ve tehlikeli bir hâl olduğuna karar verdim.. ne de olsa her günün sonunda gece yataklarımıza girip de gözümüzü yumduğumuzda hepimiz yalnızız, kendimizle başbaşayız, öyleyse kendi paçamızdan asılmak lazım, hemde koparana kadar.

gece yatarken dua ettiğimi söyledim anneme, duygulandı, olgunlaştığımı görmenin güzel olduğunu söyledi, elindeki en değerli varlığının ailen ve sevdiklerin olduğunu anlamak ve onları kaybetmekten korkmak olgunlaşmakmış demek ki... 

gmat patladı galiba sevgili günlük bu arada, mayısdan önce sınav yok.. yok yok adam olmam ben... neyse bu haftasonu herşeyi koyucam yoluna, çalışma planımı çıkarıcam, toefl ile gmat'i de eklicem. ders vermeye de başlıyorum tekrar haftada iki gün akşamları, arada bi de tango var... hmm faydalı bişiler daha lazım... seminer ödevini güzel bişiler yapıyım da sonra paper olarak göndereyim bi yerlere bari...
hadi bana müsade biraz dinlenicem vücudum hâlâ yüksek ateşin tahribatını tamir etmekte...

10 Mart 2009 Salı

heyecan...

ömrü hayatımda daha önce heyecanlandığımı iddia ettiysem bile hepsi yalanmış, heyecan böylesine içine dolan sevgiyle boğulup nefessiz kalmakmış, heyecan mutluluktan ağlamakmış.
mutluluktan hakkaten ağlanırmış, insan ne kadar sevdiğini işte o damlalar gözünden düşmeye başladığında anlarmış.
yıllar önce bir yazı yazmıştım, kendimi bin parçalık bir puzzle'ın parçaları gibi hissettiğimi anlatan, şimdi yeni bir yazıdır bu silinip üzerine yazılan; tekrar puzzle parçası gibi hissediyorum kendimi, bu sefer sadece 2 parçalık ve diğer parçam da kayıp değil artık, hemen yanımda, kollarımda.
tabi ki korkular hiçbir zaman yakamızı rahat bırakmaz, ama gerçek şu ki: hayat bu, korkarak yaşanmaz...

öyle bir mutluluk ki senin varlığın...
iyiki varsın, iyiki doğmuşsun!
teşekkürler tanrım. 

9 Mart 2009 Pazartesi

bugün çok güzel bir gün

şu sesle tanıştım ya, handmade neşeküpü'mü bitirdim ya, ölsem de gam yemem artık, çok yoruldum çok emek, çok vakit, çok sevgi koydum bu yola, ama güzel de oldu, şu an döktüğüm soğuk terler heyecandan mı hastalıktan mı bilinmez, allahım sana geliyorum hissini yaşamak hiç koymuyor bana: mutluyum.

gidersen bana da bir dengini yolla
dinerse gözyaşın, beni de ağla
arkanda beni bırak, gönlüme aldırma
ardımda bir beni bırak, gönlüme duyurma