staj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
staj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2010 Salı

anlatacaklarım

Şu an öyle başım ağrıyor ki, bi anda saplandı ağrı ve yavaş yavaş dağılıyor, hani beyin kanaması filan geçiriyorsam anlatacam diyip de anlatmadan gitmiş olmayayım diye yazıyorum bilog :)

Eğer iş, hayat tarzın oluyorsa biryerden sonra, ve bütün vaktini alıyorsa, en azından hayatının aşkıyla karşılaşmana müsade edecek ve onu yaşatacak kadar esnek olmalı diye düşünüyorum. evet manyağım.

Bi heves aldığım siyah takımlarım bi yerden sonra ruhumu feci boğuyor ve pembeli alice hanımı özüm özüm özlüyorum, gözüm artık neon sarılara, fıstık yeşillere, saten pembelere gidiyor direkt.

Diş doktoruna gitmek o kadar sıradan bi hâl oldu ki benim için bazen saat kaçta gidecektim o hafta onu bile unutuyorum. Ama Belizin bana küçük kardeş muamelesi yapmasını, babasının beni sarılıp öpmesini çok seviyorum artık ve hiç hayıflanmıyorum.

İzmire taşınıp settle olma fikrim bugünkü 45 dakikalık koşum sonrası tekrar birgüzel değişmiştir. Dövmesini yaptıracak kadar içime sindirememiş olsam bile hayat "never settle" düzeni üzerine kurulmalıdır benim için. Ha, şu an öyle mi? maalesef hayır.

Okan'a gittim biloog! Hani bilen bilir (yani bi tek kendim) ben hastasıyımdır okanın, bana çok kafa, çokk beraber çalışılası gelir; ekibine ve üçköşe masasının üzerindeki her sene değişen bilimum garip objeye bayılırım.

Son bi kaç senedir, hatta ilkokulda mcdonaldsda doğum günü partisi verdiğimden beri, doğumgünlerimi kutlamaktan kaçınıyorum galiba, nasıl anlatsam, beklentiye girmek istemiyorum, insanların hatırlamaması ihtimali pek de çekici gelmiyor... dün ofistekilerin doğumgünü kutlanınca bi içim buruldu tabi ama bugün gelen idefix paketi herşeyi kompanse etti, ne süpersiniz olm siz! word cloud yapmış olmanız ayrı bi çoşku kattı bana, üstünde takım elbise kucağında alice'in kitabı elinde bi kart postal ve kocaman bi sırıtışla ofiste dolaşmamın ne kadar acayip durduğunu anlatmıyorum bile :)

uykusuzluktan deli olucam bu arada, yatıyorum kalkıyorum, sanırsın ki hiç uyumadım.

12 Mart 2010 Cuma

bensiz eksik kalırdı

*istanbul diyorum, ben olmasam, en fazla bir deli daha eksik kalırdı. bugün bunu gördüm: yolun ortasında oyy diye bağırdım artık dertten kendi kendime. hayat ancak bu kadar kötü olabilir dedim o an. çünkü murphy'nin hayaleti şemsiyemin ucuna tutunmuş benimle beraber süzülüyordu sanki acıbademin yokuşunlarında tırmanırken... lastik yağmur botunuz varsa, ve hava güneşli diyip onları giymeden çıkıyorsanız, sağanak bastırır.

*diş perisi olsa gerçekten zengin olmuştum, o derece. ama artık sorgulamıyorum, isyan da etmiyorum, tamam hepsine tamam, kırsınlar, kessinler, çeksinler. sevdiğim herşeyin başına birşey gelsin anlaştık. beyaz olan herşeyim lanetlensin, sevdiğim beyaz gömleğim yurtta kaybolmuştu mesela, ona da üzülürüm hâlâ...

*bu hafta neler mi oldu, dersler bitti mesela. hiç de öyle beklediğim gibi karnaval havası gelmedi derslerin bitiş anında ortama, "ne var ki? bitecekti zaten" bakışlarıydı gördüğüm daha çok.

*maviden bileğimde biten kot aldım, evet kardeşim napalım uzunuz, boyumuza göre yapmıyorlarsa biz de kendi modamızı yaratırız :) üstelik bir de "SUper happy with my university" tshirtü aldım kendime, fresh gibi hissettim mutlu oldum.

*stajımı ayarladım, oldu bitti maaşalaha geldi bi anda. sabah görüştüm öğleden sonra işe alınmıştım bile, ışık hızında olması şaşırtıcıydı, ne diyelim allah içimize sindirsin.

the highlights: beklemediğim bi anda görünce eski dostu ne kadar özlediğini anlayıp sarılıp bırakmamak istemek, unutup nuxxlamak, halka mâl olmak, bebe mavisi starbucks mug, jenny, 5-htp, baba-kız'lar, ebebeyn duası, ve dahası...

26 Şubat 2010 Cuma

dikkat, bu post uzundur!

Selam bilog,

Bir "okumaktan sıkıldım artık" konulu yazıma daha hoşgeldin. 15 gün olmuş tabi yazmayalı, bu arada neler gördük neler geçirdik (ben ve ben olarak) hiç sorma.

Hayatımın en "strike" depresyonuna girip çıktım, feci bişiydi, gece uyumak yerine yatağın tepesinde oturup Fight Club izledim. Sonra düşündüm eğer yarın öleceğimi bilsem "yaşamak istediğim hayat buydu" diyip huzurla gözlerimi kapatabilir miyim diye... kapatamadım, gözlerimden akan o uyku bilmediğim diyarlara kaçtı, gitti ve gelmedi. 3 gün insomnia gibi dolaştım, uykusuzluktan ölecekmişcesine ve uyuyamayarak.

Bütün bu olanlar staja başvurmamama sebep oldu, çünkü iş hayatını bir geçiş olarak değil yaşam tarzı olarak gördüm hayat denen "big picture" da ve private equity hayatı yaşamak istemediğime karar verdim. Trilyon dolarlık adamların paralarını yönetip yüz-binde-biri kadar bi maaşla sıradan bi hayat fikri mutlu etmedi beni. Olası işimin ne kadar gelecek vadettiği, ya da ne kadar sağlam olduğundan ziyade, beni ne kadar mutlu edebiliceğinin önemli olduğuna kanaat getirdim.

Bu arada hem etmediğini bırakmayıp, hem de dönüp yüzüne hayatım diyen kaç yüz milyon tane çiğ insansı olabileceğini gördüm ve aklım almadı. Amansız hastalıklara yakalanmaktan korkmayı bıraktım işte tam o anda, çünkü onlar için bile en azından destek tedaviler vardı, ama bu organizmalara, insaniyeti getirecek bi aşı henüz icat edilmemişti.

Artık ders çalışmıyorum bilog, sadece düzenli yaşamaya özen gösteriyorum. Hâlâ kirli kılıfıma kadar herşeyimi ütülüyor, 40 çeşit kremimle cildimin isyan eden bölgelerini besliyorum ama ders çalışmıyorum. Sadece zorunda olduğum ödevleri yapıyor sonra da zaman yine nasıl bitti anlamadan, "bu sefer erken uyumalıyım" diyip yine gece 3 de yatıyorum. Aslında kendime de haksızlık ediyorum. "passed by distinction" yazmasa da sınav kağıtlarımda, elimden geleni yapıyorum. Sonuçta akademisyen olmak istemediğime karar verdiğime göre, her boş bulduğum anda paper okumak zorunda değilim ya, değil mi?

Bir de böylesine piyasaya yönelik bir programda, hocaların "pure academic" olması bana çok saçma geliyor. Herkes bir Feyzullah olmalıydı burda, piyasanın tozunu attırdığı halde başka hissiyatlarla gelmiş fakülte insanı olmayı seçmiş olmalıydı. Ve doktoraya gitmeme kararımın ne kadar yerinde olduğunu görüyorum.

Oda arkadaşsız single hayata gitgide alışıyorum sanırım, tek eksikliğini hissettiğim şey, sürekli ders çalışıp benim de içime "ders çalışmalısın sen de çabuk masanın başına!" dürtüsünü sokan kimsenin olmayışı, bir de sabahları kendi sorumluluğunu alıp uyanmak zorunda olmak ayrı bir dert ama ne de olsa beni bekleyen hayat bundan böyle, böyle.

90 kuşağını sevdiğime karar verdim, böyle hayran gözlerle bakmaları, bana soru sormaları, birşeyler danışmlaarı o kadar hoşuma gidiyor ki, mentörlük fikri inanılmaz güzel geliyor.

Dünyanın hakiminin "quant"lar olacağı doğrultusundaki geniş yanılgı artık baydı beni. Hayır efendim siz mühendisler hiç de sandığınız kadar mühim değilsiniz; elektronik, kimya, fizik okuyup sonunda HRcı ya da finanscı olmak da neyin nesi? bizim daha çok sosyologa, böcek bilimciye, antropologa, avukata, simultane çevirmene ya da sanat tarihçisine ihtiyacımız var, daha fazla nerd'e değil. Fikrin kaynağı için bkz: what is education for.

Voleybol oynamayı seviyorum, oradaki takımın bir parçası olmak, kaçan topta dalga geçip gülmek, kazanırken de kaybederken de eğlenmek haftanın en güzel olayı oluyor çoğunlukla. Ve dizimde bu morluklarla dolaşmak acayip iyi hissettiriyor :))

işte böyle sevgili bilog,
bu arada kendime iki takım aldım : etek ceket :) kulağa garip geliyor değil mi :D

6 Şubat 2010 Cumartesi

başımda kavak yelleri

*Nasıl geçtiğini anlanmayan bir hızla geldi girdi hayatıma şubat ve her gün notlarıma tarih atarken artık 2010'da oluşumuzun çok da garip gelmediğini farkettim. Yani daha 2000li yıllarla nasıl başederiz diye düşünürken 10 yılı geçmiş bile...

*Bütün gün eski şarkıları dinledik, eski derken 90lar ne kadar güzeller öyle..

*Erkeklerin aynı sözleri bu kadar içten inanarak, birbirlerinden habersiz, başka başka yerler, başka başka zamanlarda aynı şekilde söylemesi çok enteresan doğrusu. Erkeğin kıza sarıldığı sonra dönüp boy aynasına baktığı ve ne kadar da "perfect match" olduklarını söylediği bi masal okutuluyordu da ilkokullarda ben mi kaçırdım acaba?

* "Ne kadar güzel bi gündü değil mi?" diye sormak, teşekkür mü etmektir, yoksa geçirttiği güzel günü onaylatmak mıdır? bilemiyorum.

*Zannedersem hâlâ üniversitedeyken hayatın dönemlerini benchmark edecek birşeyi oluyor insanın, daha sonra çalışmaya başlayınca geriye sayacağı birşey kalmadığı için zaman daha da hesapsız geliyor belki.

*Küçük vs kalabalık, yerel vs uluslarası şirket karşılaştırması yaptık bu hafta mentörümle, ve birçok şey için tekrar ne kadar da şanslı olduğumu anladım.

*Perşembe günü defalarca aynı servisi kaçırdım ve sonuç itibariyle o gün taksimden servise hiç binmedim.

*En büyük ve beklenmedik korkularla karşı karşıya kalıp yine de istediğim o anda kendime durup "demirden korkan trene binmez ki" dedim. Enteresandı çünkü yazmaya bile kortuğum düşünceler ve duygular çarpışıyordu zihnimde.

ve hayatımın en lezzetli dublesini içtim dün meyhanede.

1 Şubat 2010 Pazartesi

wish it's just pms

Çünkü böle dişlerim dökülene kadar gıcırtadasım var, 5 dkdan uzun düzgün konuşamıyoruz mif eşrafıyla nedense...

what-so-ever.

Görüşmeyeli turizm sektörüne şöyle bir geri dönüş yapıp geldim okula sevgili bilog, bu arada kampüs hâlâ boş, insan yok, yağmur çok, rüzgar çok, sıkılıyorum anliycaan.

Son güne bırakmicam, hemen çalışıp yapayım diyorum ama delirmek üzereyim. dersi dinleyip, notumu alıp üzerine, gelip kitabı hatmedip, not çıkarmış olmama rağmen soruları çözemiyorum. Hayır ben değilim diğerleri gerizekalı, niye kimse bu şöylemi diye sorduğumda bi cevap ver(e)miyor ki??

sevmeye sevmeye, hırs uğruna herşey bi yere kadar tabi.

Babamı düşündüm bugün yine, yıllarca çalmaktan yorulan ve sinirleri yıpranan ellerini, 20 küsür senelik yaşamışlığımın borçluluğunu, daha da bi sinir oldum. Ama bunların hepsi gerçek değil, bir çoğu applied case study... örnek olsun, daha geniş bakış açısı kazandırsın diye.

çok güzel şeyler konuştuk bugün "bebito"yla umarım unutmayız bütün bunları...

ve oteller: bir harika.

bir de staj bulmam lazım, staj bulmam lazım, staj bulmam lazım...

8 Ocak 2010 Cuma

upgraded lifes

içinde yaşarken hiç bitmeyecekmiş gibi duran ama dönüp bakınca "ay ne ara geçti" dediğim bir final haftası daha geride kaldı. bu zaman zarfında gün mahfumumu kaybettiğim için haliyle blog filan da yazamadım. ama bu süreçten tahmin ettiğim kadar çok nefret etmedim, sabah 3de gidip kaşarlı tost arasına mısır marul koydurmak, ya da bir kutu limonatayla adana dürüm yemek belli bir yaştan sonra pek de ilgi çekici olacak şeyler değildir heralde :) Bu hafta o kadar çok güzel yemek yedim ki konu hakkında geniiş bir yazıyı live to eat'e göndermeyi planlıyorum. gerçi o hep unutulmuş, hep üvey evlat.. ama yeri ayrı gönüllerde :)

dün telefondaki n'aber sorusuna hiç düşünmeden"büyük hayalimi yaşıyorum" diye cevap verdim. e nitekim her öğrencinin büyük bir hayali olmalı, benimkisi de, sınavdan sonra eve gidip koltuğa yayılıp tv izlemek.

öyle yorgundum ki, dik konuma getirilip kemerleri bağlanmış exit cam kenarı'mda saniyesinde uyuyakaldım. masada oturup bi kaç lokma yedikten sonra annemin yüzüne bakıp "ee şimdi ne çalışacağız" dediğimi hatırlıyorum; kesinlikle sınav döneminde çok çalışmaktan değil tabii, uykusuzluktan.

malum ben ne zaman yola gitsem, yoldan gelsem emotional jet-lag yaşar; hissedecek, yazıp söyleyecek çok söz bulurum. bu seferki hissim sıçtım mavisini görmekle ilgiliydi. sanırım benim sıçtım mavisi tonum sabancı diplomamdaki olacak çünkü bundan sonraki hayatımın bu kadar f.king fancy olabileceğini düşünmüyorum. öğrenciliğin neden bu kadar güzel olduğu konusundaki felsefik girişimim devam edecek... :)

ya yazık günah değil mi, insan 2 sene üstüste son sınıf psikolojisi mi yaşar? ev hayatının sürekliliği fikri beni o kadar boğuyor ki anlatamam. evler misafir olmak için çok güzel yerler ama yaşamak fikri... bilemiyorum, çok düşündürücü.

*bu arada MR çektirmek de o kadar korkunç bişi değilmiş. ayrıca ortam çok sıcak, sadece biraz baş ağrıyıyor; that's all.
*annem dün yemekte ne konuştuğumu anlamadı, ben mi duymuyorum yoksa sen mi çok yorgunsun dedi, bozulan türkçemi tescilledi.
*kardeşimle 3 bölüm heroes patlatmışız üstüste tadından yenmiyor.
*haftasonu bir an için, öğrenci olmayıp 5 gün aynı yolu işe doğru gidip eve doğru gelenleri kıskandım.evet ben.
*sabihagökçen'den van'a direk uçuş varmış, gitsek mi ne?
*stajımı ayarlamam lazım bilogcum. aranık mart stajı diye ilan mı versem :))
*emanuel'in ünlü geburtstag get together'ı vardı bugün. bana tabii ki yine davetiye yolladı. seneye gitsem iyi olur nitekim o da taşınabilir viyanadan.

*istanbula kar yağdı demiş miydim?

6 Aralık 2009 Pazar

time of my life

hey hey :D

neresinden başliyim bilog,

çok mutluyum böyle güzel bir haftasonu olamaz heralde :) yani insan var, insan var...

ve istanbulu çok sevmeye başladım, gece bu şehir ayrı bi güzel.

sisley elbisem, gri kelebekler, nw-pumps, balkon, fındık-votka, cities, sunseekers, curls on heads, bursa kumaşlarım!, sezar ile kleopatra, kanka, sigara yanığı, tuz-limon-tekila, londra, gel tezkere, mavi polar, bülbül suyu, niye uzun bu ya, porselenzeytin, bambi, keys, sinek ilacı aromalı, bir shuttle'ı, sakız shot, a hug, corporate life, otto...

lily allen - the fear

30 Eylül 2009 Çarşamba

"kismet happens"

kimse böyle güzel gülmüyor, neşemiz var ! kırmızı benekler gibi çoğalırlar :]

eylül'ün son haftasını alice hanım bayramı ilan ediyorum, maşallah de, nazar etme nolur, yeterince uslu dur şirinler gelir seni bulur :)

ne anlatiyim blog,

dün mantı yedim, bugün akşam yemeğini kaçırdım, hypothetically açım, ama aslında değilim.
bugün yeterince koşamadım, heartbeat şeysi çalışmıyordu kalbimi yormayayım dedim.

aaaa! ehliyetimi aldım blog! arabamı da beğendim, şöle biraz para kazanıp, toplu taşıma çilemi doldurduktan sonra alırım artık.
amaaa almayabilirm de çünkü NYa gidebilirm, çok kıymetli "50 günde bir var sonra hiç yok" mentörüm öle salık verdi, aklıma da yattı.

upcoming event:time of my life olabilir, öyle hissediyorum.

yani şöyle diyim anla : uyku mu? o da ne? kim ihtiyaç duyar ki uykuya?
hı-hı evet aynen öyle! :D

dear god,
sağlığımızı, huzurumuzu, sevdiklerimizi bize bırak, dünyadaki bütün nutellaları, cadburyleri, damakları alıp plütona hapsedebilirsin.

yeter ki dostlarsız olmasın hayat :)

içimde uyuzluğu bırakıp bazen yumuşayan ve sohbete dalan bir yön var ya, işte onu çok seviyorum :]