stream of consciousness etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stream of consciousness etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2010 Salı

2010 baharı

benim değil sanki bu yaşadığım hayat, ve sanki koca evrende bi tek ben varım, özünde yapayalnız... içtiğim vitaminler mi kafa yapıyor, yoksa inadına içmediğim ilacım yüzünden polenler mi bünyemi sarsıyor kesin bi fikrim yok ama hissiz ve tepkisiz birine dönüşmüş gibi hissediyorum zaman zaman: vazgeçmişlik, boşvermişlik, salıvermişlik... ne dersen artık. ya ben hiç acımadan karış karış kestirdim saçlarımı! hiç kalmadı değiller ama kıyamam dediğim çilesine aylarca katlanıp uzattığım bütün o "emek" bir anda gitti. belki hayatta herşey bu tarz örnek izdüşümler bütünü, varetmek ömrünü alır yoketmek bir kıvılcım...

"Damarlarımdaki kan gibisin varlığını her an hissetmiyorum ama yokluğunda yaşayamam." sanırım böyle bir faktör vardı benim hayatımda, ne olduğunu bilmediğim ama beni bütün ve olduğum gibi tutan; şimdi "falling apart" hissi her yanımda, ama baloncuklara, ama milyon renkli şekil şekil kristale dönüşüp.

yaşamak ve ölmek konusundaki standart hislerimin hiçbiri kalmadı, sanırım daha önceki ya da olası bi sonraki hayatımla bilinçüstü bir buluşma yaşadım, ölesiye bi olgunluk geldi ruhuma, farklı ötesi.

ben zamanı suyla yoğurup bir güzel hamur edip, kalıplar halinde istediğim şekilde elimde tutmasını pek iyi bilirdim, gelen yazla ısınan havadan belki de şimdi avuçlar dolusu kum tanesi oldu bütün zaman, hakim olmak mümkün değil ve parmaklarımı kapatıp avuçlarımı kavuşturamıyorum bile; akıp gidiyor...

13 Mayıs 2010 Perşembe

paralel evren

Kaç tane daha olabilirdi, inan bilmiyorum. Dozu arttıkça bu paralel açılımların, açtığı kadar da boğuyor, onu anlıyorum sadece. Güzel ve çirkinin birbiriyle bu alıp veremediği ve bu kadar içiçe dış dışalığı ve benim daha önce bunu iddia etmiş de haklı çıkmış olmam acı-tatlı bi hal alıyor.

Müzik diye sızlanıyorum, susuz kalmış, havasız daralmış gibi, yoksunluğa düşüyorum, beyaz kulaklıklarımı, bissürü cigabayt şarkılarımı özlüyor, geri istiyorum. Hayatımın yaylıları beni bensiz bırakıyor müziğim olmayınca, yanyana dizilmiş onca tele vuran tuşların sesini arıyorum havada; ya da bir nefesin kıvrımlardan geçen, deliklerde koşan sessiz çığlıklarını...

Hüzünle birbirimize çok yakışıyoruz aslında, ama ben onu çoktan yollamıştım uzun sürecek bir yola, özlemiş olsa gerek beni, döndü yine yarıyoldan geri geldi.

herşey viyanadan gelmiş gibi sanki, öyle oldukça daha da mutlu ediyor, o topun peşindeki deliler o kadar da takip edilemez görülmez ve bitbit değil hani, konser desen ayrı bir fenomen bütün o insanlar için, kızlar inanılmaz, pırıltılar yüksek topuklar, satralistanbul apayrı birdünya, estetik ne zaman bu kadar default oldu farketmemişim bile, burası istanbul!, heterofobik hallerdeyim derdimi bi görkem biliyor, anlatsam dilimde tüy bitse yine açıklanmaz, haklı çıkarmaz beni, bizi, hiçbirimizi, ben ilk rollercoster'a bindiğimde de göz kapaklarım adeta birbirine yapışmıştı, hem de onca saat sırada bekledikten sonra, sonra bi daha da binmedim zaten.
*pink martini - autrefois

26 Şubat 2010 Cuma

dikkat, bu post uzundur!

Selam bilog,

Bir "okumaktan sıkıldım artık" konulu yazıma daha hoşgeldin. 15 gün olmuş tabi yazmayalı, bu arada neler gördük neler geçirdik (ben ve ben olarak) hiç sorma.

Hayatımın en "strike" depresyonuna girip çıktım, feci bişiydi, gece uyumak yerine yatağın tepesinde oturup Fight Club izledim. Sonra düşündüm eğer yarın öleceğimi bilsem "yaşamak istediğim hayat buydu" diyip huzurla gözlerimi kapatabilir miyim diye... kapatamadım, gözlerimden akan o uyku bilmediğim diyarlara kaçtı, gitti ve gelmedi. 3 gün insomnia gibi dolaştım, uykusuzluktan ölecekmişcesine ve uyuyamayarak.

Bütün bu olanlar staja başvurmamama sebep oldu, çünkü iş hayatını bir geçiş olarak değil yaşam tarzı olarak gördüm hayat denen "big picture" da ve private equity hayatı yaşamak istemediğime karar verdim. Trilyon dolarlık adamların paralarını yönetip yüz-binde-biri kadar bi maaşla sıradan bi hayat fikri mutlu etmedi beni. Olası işimin ne kadar gelecek vadettiği, ya da ne kadar sağlam olduğundan ziyade, beni ne kadar mutlu edebiliceğinin önemli olduğuna kanaat getirdim.

Bu arada hem etmediğini bırakmayıp, hem de dönüp yüzüne hayatım diyen kaç yüz milyon tane çiğ insansı olabileceğini gördüm ve aklım almadı. Amansız hastalıklara yakalanmaktan korkmayı bıraktım işte tam o anda, çünkü onlar için bile en azından destek tedaviler vardı, ama bu organizmalara, insaniyeti getirecek bi aşı henüz icat edilmemişti.

Artık ders çalışmıyorum bilog, sadece düzenli yaşamaya özen gösteriyorum. Hâlâ kirli kılıfıma kadar herşeyimi ütülüyor, 40 çeşit kremimle cildimin isyan eden bölgelerini besliyorum ama ders çalışmıyorum. Sadece zorunda olduğum ödevleri yapıyor sonra da zaman yine nasıl bitti anlamadan, "bu sefer erken uyumalıyım" diyip yine gece 3 de yatıyorum. Aslında kendime de haksızlık ediyorum. "passed by distinction" yazmasa da sınav kağıtlarımda, elimden geleni yapıyorum. Sonuçta akademisyen olmak istemediğime karar verdiğime göre, her boş bulduğum anda paper okumak zorunda değilim ya, değil mi?

Bir de böylesine piyasaya yönelik bir programda, hocaların "pure academic" olması bana çok saçma geliyor. Herkes bir Feyzullah olmalıydı burda, piyasanın tozunu attırdığı halde başka hissiyatlarla gelmiş fakülte insanı olmayı seçmiş olmalıydı. Ve doktoraya gitmeme kararımın ne kadar yerinde olduğunu görüyorum.

Oda arkadaşsız single hayata gitgide alışıyorum sanırım, tek eksikliğini hissettiğim şey, sürekli ders çalışıp benim de içime "ders çalışmalısın sen de çabuk masanın başına!" dürtüsünü sokan kimsenin olmayışı, bir de sabahları kendi sorumluluğunu alıp uyanmak zorunda olmak ayrı bir dert ama ne de olsa beni bekleyen hayat bundan böyle, böyle.

90 kuşağını sevdiğime karar verdim, böyle hayran gözlerle bakmaları, bana soru sormaları, birşeyler danışmlaarı o kadar hoşuma gidiyor ki, mentörlük fikri inanılmaz güzel geliyor.

Dünyanın hakiminin "quant"lar olacağı doğrultusundaki geniş yanılgı artık baydı beni. Hayır efendim siz mühendisler hiç de sandığınız kadar mühim değilsiniz; elektronik, kimya, fizik okuyup sonunda HRcı ya da finanscı olmak da neyin nesi? bizim daha çok sosyologa, böcek bilimciye, antropologa, avukata, simultane çevirmene ya da sanat tarihçisine ihtiyacımız var, daha fazla nerd'e değil. Fikrin kaynağı için bkz: what is education for.

Voleybol oynamayı seviyorum, oradaki takımın bir parçası olmak, kaçan topta dalga geçip gülmek, kazanırken de kaybederken de eğlenmek haftanın en güzel olayı oluyor çoğunlukla. Ve dizimde bu morluklarla dolaşmak acayip iyi hissettiriyor :))

işte böyle sevgili bilog,
bu arada kendime iki takım aldım : etek ceket :) kulağa garip geliyor değil mi :D

10 Şubat 2010 Çarşamba

büyümek vakti gelmiş ve geçiyordu

ama havva! o elmayı ısırmayacaktın...

Nerden başladık ki taviz vermeye?
Hangi yol ayrımıydı o, ışıksız gecede tabelasını kaçırıp da son çıkıştan çıkamadığımız?

ben bu değildim...

Bu olmayacaktım,"hikaye bunlar!" hep değil mi? Daha buraya gelirken ilk günden başlamıştı "corruption" belki de, "souls for sale for finance" sadece mazeretiydi kimbilir.

bir zamanlar inanmıştım oysa ki...

Artık sevilmeyi hakettiğime inanmıyorum, arkadaşlığım öyle çok da "paha"lı birşey olmasa gerek. likiditesi yüksektir heralde, heran bozdurulup harcanabilir.

Gel gör ki kin de tutamam ben, öfkelenirim en çok, o da geçer gider.İki gün sonra durur yine gülümserim insanların yüzüne.

gözlerin bu kadar mı iki hüzün, ellerin istanbul bugün...

Siyah elbiselerimi kabuğum sanırdım hep, "shell" değil "peel" miş o kabuğumun meğerse.

"Güven kazanılmaz, ancak kaybedilir" diye düşünmek sonumu getirecek belki de. Herkese dağıttığım o güveni sevdiklerimden kazanmam gereken rezervden harcadım heralde.

İnan ne yapmam geretiğini bilmiyorum. Doğru ve yanlış, olması gereken ve olmaması gereken ne hiçbir fikrim yok.

dönmek ne mümkün...

Sadece dost kaybetmek artık dayanamayacağım bir yük.

14 Ocak 2010 Perşembe

Mausam*

Kendimi ne kadar faydasız hissettiğimi anlatamam bilog.

Bi restoranım olsa, ama böle cafe-bar-lounge tarzında bir yer; gelen herkez mutluluk bulup, huzur dolup gitse, hiç bir sevgili benim masalarımda kavga etmese, hiç bir işadamına benim barımda iş dolu mail gelmese, hiç kimse bir yerlere yetişmese.. Tatlı tatlı, kimseyi yormayan, ama kimsenin de bilmediği hoş müzikler çalsa bütün gün, yine kimsenin bilmediği dillerde...Hani sanki heran mutfağın kapısından, o filmlerdeki çölde yaşayan, güneşten kararıp buruşmuş ama yüzü pırıl pırıl ışıldayan mistik büyücü çıkıp gelecekmiş hissi hakim olsa ortama. Adı da "Vaha" olsa...

...bu kadar işe yaramaz hissetmekten kurtulurdum belki o zaman...

Dedim çok mu istiyorum, ayıp mı ediyorum. Ablam cevap verdi: Allah akıl vermiş, kullan onu iste benden ya kulum demiş...

Öyleyse istiyorum. günü birinde kız/erkek farketmez çocuğum olursa Efe gibi olsun: gelsin kucağıma yatsın, kafasını yana devirip dinlesin beni, kızan ben olduğum halde yine ağlamak için gelsin benim omzuma yaslansın...

istiyorum: dost sandığım insanlar küçük hesaplar peşine düşüp kırmasınlar beni.

istiyorum: yeniden takdir edileyim.

ve işte tüm bu sebeplerden ve maalesef, kemiklerimin kırılacağını bilsem, sırf karşımdakinin canını yakmak için beraber bindiğimiz dalı keserim bundan sonra, eğer damarıma basmış ve beni üzüntüden bütün tüylerim diken diken olmuş da içime batıyormuş gibi hissettiriyorsa.

Dünya, içinde yaşadığımız bedenler, rolleri yüklenip oyunlar sergilediğimiz hayatlar; tüm bunlar o kadar garip ki; birbirimizi üzmeye değmez.

Batıya giden yol bile bir gün doğuya varacak.
*Nitin Sawhney

13 Haziran 2009 Cumartesi

bu bir veda mıdır sana?

öyle olmasa? olmaz mı... hani gerçek hayat şimdi başlıyor ya, herşey asıl şimdi gerçekten başlasa olmaz mı, ben tutamıyorum gözyaşlarımı içimde.

ne kadar güzel, o kadar zor... aslında buraya milyonlarca satır yazıp anlatmam lazım, sabahlara kadar oturup konuşmam lazım herşeyin tam olması için ama hepsi benim içimde kalıyor şimdi çıkaramıyorum, ölüp gitsem toprağa gömülse hepsi, inan çok yazık olacak çünkü içimdekiler o kadar güzel ki...

hayallerimin efendisi'yim galiba bugün, sadece hayel etmekteyim, sonra da onları efendi efendi izlemekte... oscarlık performans sergilemek değil benim asıl istediğim, hollywood yapımı olmasın lütfen benim hayatım, tiyatro olsun varsın bütçesi düşük, seyircisi az, saati absürt bir saat olsun gelmek istemesin herkes ama gerçek olsun; samimi, sıcak, iç içe, göz göze...

kahretsin ki gitmek hiç de o kadar kolay değil hiçbir zaman, gideni uğurlamak arkada birini bırakmaktan inan daha az acıtıyor insanın canını...

Ey daha çoook olan göreceğim o güzel günler! umarım bütün bunlara değersiniz çünkü sizi görmek uğruna siz hiç bilmeseniz de ben neleri neleri arkamda bırakıyorum... ölmek kadar doğal gerekli ve seçeneksiz bir şekilde...

...belki hiç sölemedim ama... ben hepinizi çok sevdim!

okulum!: seni çok sevdim, herkes sana gıcık kaptı, herşeyine bir kulp taktı, ben de çok kızdım sana yeri geldi belalar okudum "bok" dedim "böcekli bok", ama ben çok mutluydum senin içinde, sen benim dünyamdın, sabah erken uykusuz gözlerim akarken, akşam yorgunluktan ölmüş, suratım düşmüş hâlâ ders dinlerken, akşam 10larda pazar sabahları 8.30 sınavlara girerken, o sınavlardan çıkıp yapamadım o soruları kahretsin derken bile mutluydum ben senle.

izmir!: deniz kokan yârimdin, güneşi kocaman turuncu doğan... baharlarda hep mahvettin beni, ilk baharda alerjilerimi azdırdın, beni ilaçlara muhtaç bıraktın yaşamak için. son baharlarda iliklerime kadar ıslattın, ama seni izmir yapan da buydu ya hem güzel hem hırçın'dın. trafiğinle çok yordun beni ve o gelmeyen eski dökük 169larınla, bozuk kaldırımlarınla ve bir zamanlar körfez kokularınla... ama martıların vardı senin, sabah 7.20 vapurların, kendimi başka başka diyarlarda hissettiren yalnız yürüdüğüm sahillerin... gevrek dediğin simitlerin, kaynana sopası dediğin gevreklerin vardı, bir de atıp duran asfalyaların... ama hep yeşildin, hep iyot koktun, viyanada bile burnumda tüttü o kokun, gülen sıcak yüzün.

çaba!: ben çok sevdim seni, hiç anlamadığım bir şekilde yer ettin içime. ben hep anlamaya çalıştım seni, senden en çok nefret ettiğimde bile toz konduramadım, yapamadım. hep güçlü oldum sana karşı çünkü bu bir güç savaşıydı, umursamaz göründüm ama her detayına kadar umursadım, kızdım, kıskandım, paylaşamadım, bıraktım, vazgeçtim, tekrar istedim, sevdim, özledim, kinlendim, nefret bile ettim, inat ettim, kırdım , yıprattım bilerek ya da bilmeyerek.. bazen oynadım bazen kendimin bile şaşacağı kadar kendim oldum, bütün maskelerimi kılıflarımı kaldırıp atıp bir kenera... en büyük mutluluklkarı da en büyük hüzünleri de sen yaşattın bana, bi çok hissi ilk defa tattım senle ama sen bunları hiç anlamadın, hiç görmedin, hiç bilmedin... düşüp dizini sıyırmış etrafında tutup kaldıran kimse bulamayınca oturup kendi kendine acısını emen küçük bir çocuktum ben sana geldiğimde yüzümde olgun insan maskesiyle... belki de bunun için oldu herşey. belki zaman, belki mekan, belki de ben yanlıştım, ama yanlış bir tekti, doğrular birçok...

tunca!: sen benim izmirdeki kardeşimdin, hep çok özeldin hep öyle kalacaksın, nasıl böyle olduk sorsalar anlatamam ama seni kırıp üstüne gülüşlerim bile sanma ki içimi acıtmaz, ben böyleyim be güzelim, anlatmaya gerek yok kendimi sana, seni sana, beni bana... diğer hepsi biryana sen biryana bu okulda... çünkü o en dipte olduğum günlerde bile sen çektin hep beni yukarı sen bunu bilmesen de... sana veda etmiyorum bugün burada, çünkü böle birşeyin olacağına inanmıyorum hiçbirzaman. sen nereye ben oraya... lütfen mantıklı kararlar ver, sürükleme beni peşinden oraya buraya :D

işte böyle neşe küpüm, bugün 12 haziran, 2009, cuma... bir devir bitiyor, yenisi...?...

9 Haziran 2009 Salı

esra the 2 metre

canım sıkılıyor, zaman geçsin istemek mânâsız çünkü şu kalan azıcık zaman ömrümden ömür götürüyor, sadece keşke zaman dursa ve geri gitse, herşey uykusuz hergece proje yapmak olsa, böcek soksa, acildeki doktorlar gelip tekrar tekrar bi böceğe bi bana baksa, "ah küçük kız" dese içinden hepsi, hem ders hem sınav olsa ben yetişemesem, ve bir sebebim olsa dersim vardı ondan diyebilsem vs.
aslında dün itibariyle geleceğimi ciddi ölçüde etkileyeceğine inandığım sınavlar bütününü çook ama çok gerimde bırakmış olsam da yine de önümde beni bekleyen, 2 si yarın olmak üzere 3 ödev teslimi, 1 proje sunumu ve 2 sınav var. her ne kadar onlara karşı hissim "none of my business" tadında olsa da "not who but esra cares" durumu mevcut yine üstümde. ama gel gör ki bu hissi bu sefer nbu hissin ne kadar tarif edilemez olduğunu bile tarif edemicem, öle böle değil, çok feci.

mezun olmakla ilgili üstümde ki genel sıkıntının sebebi, en iyi yaptığım işi yapmamın artık benden beklenen birşey değil de benim keyfi kederime kalacak olması olabilir diye düşünüyorum.

üzgün olduğum bir konu var ki eklemeden geçemeeceğim, ben hâlâ insanları anlamıyorum, yani yazık günah değil mi bunca yaşanmışlığa, çalışılıp öğrenilmişliğe, ha? burda bahsi geçen anlamamak sadece insani ilişkiler değil aynı zamanda akademik bağlamda da alınmalı, yani ben en iyisi olarak başladığım şu bölümü bitirirken, en iyisi olduğum dersin(ki kendisi policy olur) final sınavına 3 gün çalışmış, notlarım kitleler tarafından hatmedilmiş, sabahlara kadar konuları diğer insanlara anlatmış biri olarak, o final kağıdına bakıp da, "acaba bunu mu demek istiyor" diye terettüt ettiğim an "boşuna mezun oluyorum" dedim. 
belki de hiçbir zaman herşey yeterince iyi olmayacak.

bunlar "cons" du, şimdi de biraz "pros"a bakalım.

mesela şu an ayağımda, yatarken komidinimin üstünde yatağımın başucunda olacak bir çift lacivert pabucum var artık. topluma verebileceğim rahatsızlığı düşünmedim değil topukları yüzünden ama düşünüp taşınınca sonunda yine aynı sonuca vardım: madem bu adamlar bu numaraları böyle topuklu üretiyor, bana da alıp giymek farzdır. çok zaruri durumlar için bir çift de kırmızı düz tabanını sipariş ettim gelecek, endişeye gerek yok.

acı gerçeği söliyorum benm de göbeğim var! ama biz böyle mutluyuz :)

yarın neredeyse yılı bulmuş süründürerek süren çilemin kısmetse finalini yapıyoruz ve kanal tedavimi bitiriyoruz. herşeyi biliyosun, her konu da beyan edecek bi fikrin var ama bi şu dişlerinin derdi ne bulamadın dediğinizi duyar gibiyim, ama yanıldınız onu da buldum: "RMD" (repetetive motion disorder) efenm bunu da hrm çalışırken keşfettim, yapılan işe bağlı olarak ofislerde insanların yaşadığı rahatsızlıklara verilen genel isimmiş, bilgisayarcıların bileklerinin rahatsızlanması vs gibi. ben de "live to eat" motto'suna sahip bir birey olarak yemek yemeyi iş hâline getirdiğimden böyle bir sorunla karşı karşıyayım, tamamen profosyonel benim bu diş derdi yani.

sanırım bu kadar geyik size yetmiştir, hadi şimdi hepiniz işinizin başına! hiç inkar etmeyin biliyorum, yapılacak onca iş beklerken oturmuş blog okuyorsunuz!
öperim sizi
imza:
esra the 2 metre :) 

24 Mayıs 2009 Pazar

saye ile rağmen

bazen sayesindedir bir şey, ya da ona rağmendir herşey. 
saye'ler, kıymeti bilinesilerdir, değerleri anlaşılmadan hayatımızdan geçip gidenlerdir, halbuki hatırlanmayı en çok onlar hakeder.
ama rağmen'ler daha çok iz bırakır, daha çok hatırlanır. çünkü saye'ler gibi kolay ve az bulunur değildir rağmen'ler, hep buradadır, her an karşındadır.

ve bazı şeyler vardır ki, işte onları ayırt edemezsin. hem onların sayesinde hem de onlara rağmendir.  

sen de böylesin, hem senin sayende hem de sana rağmen.

2 Nisan 2009 Perşembe

growing silence will speak for her

dün çok uzundu, 
bugün gün çok uzun,
gün uzun, ben uzun, işim uzun,
nedir ey hayat senin benimle mevzun?

aslında o kadar kısadır ki,
ömür kısa, gün kısa, kalan vakit kısa,
sen neden davranıyorsun ki böyle bu kıza?

-esra,  
sen artık oturup biraz da derslerine çalışsana...
dii mi ama?

1 Nisan 2009 Çarşamba

everything I do I see in you

içgüdüleri bu denli güçlü olmak, çok canımı acıtıyor şimdi benim, aslında acıtan içgüdülerim değilde onların bu kadar gerçek olması, hem de beklediğimden daha fazla...
ruhunu, kalbini açacak mısın bana, gizli saklı yönlerini gösterecek misin? peki bunu yaparsan sadece canımı yakmak için mi yapacaksın? lütfen artık aptal muamelesi yapma bana, gördün işte bilmesem de hissettim. evet başardın kısmen de olsa, beni, içimi, hislerimi, hırslarımı, düşlerimi parçalara ayırmayı...
o; olsaydı istediğim hayali süper biri'm, gelse şimdi çekip alsa zihnimden bütün bu kafamı taşınmaz derece ağır yapan düşünceleri, hafifletse beni azad etse... 

29 Mart 2009 Pazar

öyle biri olsun istiyorum ki

hayatımda, mesela benim yerime düşünsün bi çok şeyi, mesela çamaşırlarımı yıkasın, ütülesin bi güzel, sonra da birbiriyle daha uyumlu olanları biraraya koysun, hem de hava durumu ile o gün vakit geçireceğim ortamın ısısına göre kombinlesin altla üstü ve ben hiçbir sabah ne giyicem bugün diye mal mal açıp bakmayayım dolabıma bi daha. hatta gitsin benim yerime alışveriş yapsın bilsin neyi severim, ne bana yakışır, neye ihtiyacım var vs. sonra bi de günlük, haftalık aylık listeler çıkarsın bana desin ki: esra, şu gün şunun başvurularının songünü, esra sevdiğin grubun konseri bugün burada vs. sonra da ben istemeyince yok olsun gitsin hayatımdan. 

kısa kısa bu hafta: kefi milonga, böğürtlenli şarap, se'de bu sefer mercimekli köfte, tsm ve 3 güzel sesli kadın, cips-bira-çikolata, özge, kendin edip bulmaca-davetsiz kalmaca, özge, sen annemi ağlattın, penti!, m&s autograph pabuçlar, havaalanı, kaza sigortası...

23 Şubat 2009 Pazartesi

tıkabasa dolu hayatındaki bilmediğin boşluğum aslında

hani o bulamadığın, anlayamadığın, bazen düşünüp de bunca dolu doluluğun içinde yokluğunu hissetiğin şey'im ben aslında. şarkındaki "in your love, my salvation lies" nakaratınım defalarca, hiç sıkmayacak, içine huzur ve kalbine mutluluk dolduracak...

farklıyım senin dünyandan değilim belki de öyle kalsam daha iyi olabilir olabilirdi belki öyle kaldı bazı şeyler ya da değişti herşey, tatlı sevimli değerli...

üşüyorum, bana sarılsan, beni sen saçımı okşayarak uyandırsan.

özlüyorum; korkuyorum; istiyorum; mutlu oluyorum sonra düşünüyorum; ya...?

hayali, varlığından daha mı güzel, herşey kolay mı, ya da daha özel?
 
güzel şeyler hissetmek tersine insanın içini hafiletmemelimiydi hani, neden şimdi benim içimde, içimden beni daha da içimin derinlerine çeken bir ağırlık hâlinde bütün o güzel sözler?
dert, söylesem de söylemesem de, beşucu çıngıraklı değnek, iyiki varsın demek ya da seni özlemek...
 
biliyorum... 
sadece öyle olsaydı istedim. 

13 Şubat 2009 Cuma

yemeyenin malını yerler...

ben yemem, başkası yiyecek diye hiç gaza gelemem.. ama su götürmez bi gerçek, senin olana sahip çıkmazsan, sahiplenip alıp götüren çok olur. zamanını alırlar iki ayağın bir pabuçta kalırsın, dostlarını götürürler bakakalırsın, duygularını çalarlar, fikirlerini çalarlar sen onları kendine sakladığını sanarsın...

sadece bu geleceği planlama teşebbüsüm benim zihnimi fazla mesaiye bırakmasa mutluluk sınırlarını zorlayacaktım ama olmadı, kendim kaşındım.. hani noolurdu sanki bundan önce hep yaptığım gibi şansıma güvenip, elimden gelenin en iyisini yapıp sonuçlar gelince en son durum neyse ona göre davransaydım... 

şimdi 3. tekil kişiler burnumu havada, kendimi beğenmiş, hatta belki küstah, şukela bulacaklar beni ama çığlık çığlığa susuyorum ki erasmus grubumu tek geçerim, hani bir istisnai şahsiyet de vardı ama onun aptal tavırları bile çektiği video ve fotolar için katlanılmaya değermiş. 

kendimi sığ sulara demirlenmiş oralarda unutulmuş dolayısıyla pas tutmuş, yan yatmış, çılgın denizleri, engin dalgaları, özünü sözünü kimliğini unutmuş koca bir gemi gibi hissediyorum en aptal sanayi atıklarının aktığı bir körfez kıyısında ve dönmek istemiyorum o çok sevdiğim okuluma, küçük hesaplar peşindeki insancıkların arasına...

ödeme dengelerimin açık vermiş olması da belki bu garip hislerimi kuvvetlendiriyordur, bilemiyorum acaba nasıl karşılardım milyon dolarlık ameliyatımı beynimde koca bir tümör olsa, kime güvenirdim devlete mi millete mi, hayatım ne kadar ederdi, günün sonunda ne olur ne biterdi...

bazen sadece ipini salasım geliyor, zihnimden akıp giden kelimelerin, kendileri bulsunlar istiyorum cümledeki yerlerini, anlam ifade etsin ya da etmesinler, bütün olsun ya da bütünü bozsunlar ama özgür olsunlar...