ba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2009 Cumartesi

bu bir veda mıdır sana?

öyle olmasa? olmaz mı... hani gerçek hayat şimdi başlıyor ya, herşey asıl şimdi gerçekten başlasa olmaz mı, ben tutamıyorum gözyaşlarımı içimde.

ne kadar güzel, o kadar zor... aslında buraya milyonlarca satır yazıp anlatmam lazım, sabahlara kadar oturup konuşmam lazım herşeyin tam olması için ama hepsi benim içimde kalıyor şimdi çıkaramıyorum, ölüp gitsem toprağa gömülse hepsi, inan çok yazık olacak çünkü içimdekiler o kadar güzel ki...

hayallerimin efendisi'yim galiba bugün, sadece hayel etmekteyim, sonra da onları efendi efendi izlemekte... oscarlık performans sergilemek değil benim asıl istediğim, hollywood yapımı olmasın lütfen benim hayatım, tiyatro olsun varsın bütçesi düşük, seyircisi az, saati absürt bir saat olsun gelmek istemesin herkes ama gerçek olsun; samimi, sıcak, iç içe, göz göze...

kahretsin ki gitmek hiç de o kadar kolay değil hiçbir zaman, gideni uğurlamak arkada birini bırakmaktan inan daha az acıtıyor insanın canını...

Ey daha çoook olan göreceğim o güzel günler! umarım bütün bunlara değersiniz çünkü sizi görmek uğruna siz hiç bilmeseniz de ben neleri neleri arkamda bırakıyorum... ölmek kadar doğal gerekli ve seçeneksiz bir şekilde...

...belki hiç sölemedim ama... ben hepinizi çok sevdim!

okulum!: seni çok sevdim, herkes sana gıcık kaptı, herşeyine bir kulp taktı, ben de çok kızdım sana yeri geldi belalar okudum "bok" dedim "böcekli bok", ama ben çok mutluydum senin içinde, sen benim dünyamdın, sabah erken uykusuz gözlerim akarken, akşam yorgunluktan ölmüş, suratım düşmüş hâlâ ders dinlerken, akşam 10larda pazar sabahları 8.30 sınavlara girerken, o sınavlardan çıkıp yapamadım o soruları kahretsin derken bile mutluydum ben senle.

izmir!: deniz kokan yârimdin, güneşi kocaman turuncu doğan... baharlarda hep mahvettin beni, ilk baharda alerjilerimi azdırdın, beni ilaçlara muhtaç bıraktın yaşamak için. son baharlarda iliklerime kadar ıslattın, ama seni izmir yapan da buydu ya hem güzel hem hırçın'dın. trafiğinle çok yordun beni ve o gelmeyen eski dökük 169larınla, bozuk kaldırımlarınla ve bir zamanlar körfez kokularınla... ama martıların vardı senin, sabah 7.20 vapurların, kendimi başka başka diyarlarda hissettiren yalnız yürüdüğüm sahillerin... gevrek dediğin simitlerin, kaynana sopası dediğin gevreklerin vardı, bir de atıp duran asfalyaların... ama hep yeşildin, hep iyot koktun, viyanada bile burnumda tüttü o kokun, gülen sıcak yüzün.

çaba!: ben çok sevdim seni, hiç anlamadığım bir şekilde yer ettin içime. ben hep anlamaya çalıştım seni, senden en çok nefret ettiğimde bile toz konduramadım, yapamadım. hep güçlü oldum sana karşı çünkü bu bir güç savaşıydı, umursamaz göründüm ama her detayına kadar umursadım, kızdım, kıskandım, paylaşamadım, bıraktım, vazgeçtim, tekrar istedim, sevdim, özledim, kinlendim, nefret bile ettim, inat ettim, kırdım , yıprattım bilerek ya da bilmeyerek.. bazen oynadım bazen kendimin bile şaşacağı kadar kendim oldum, bütün maskelerimi kılıflarımı kaldırıp atıp bir kenera... en büyük mutluluklkarı da en büyük hüzünleri de sen yaşattın bana, bi çok hissi ilk defa tattım senle ama sen bunları hiç anlamadın, hiç görmedin, hiç bilmedin... düşüp dizini sıyırmış etrafında tutup kaldıran kimse bulamayınca oturup kendi kendine acısını emen küçük bir çocuktum ben sana geldiğimde yüzümde olgun insan maskesiyle... belki de bunun için oldu herşey. belki zaman, belki mekan, belki de ben yanlıştım, ama yanlış bir tekti, doğrular birçok...

tunca!: sen benim izmirdeki kardeşimdin, hep çok özeldin hep öyle kalacaksın, nasıl böyle olduk sorsalar anlatamam ama seni kırıp üstüne gülüşlerim bile sanma ki içimi acıtmaz, ben böyleyim be güzelim, anlatmaya gerek yok kendimi sana, seni sana, beni bana... diğer hepsi biryana sen biryana bu okulda... çünkü o en dipte olduğum günlerde bile sen çektin hep beni yukarı sen bunu bilmesen de... sana veda etmiyorum bugün burada, çünkü böle birşeyin olacağına inanmıyorum hiçbirzaman. sen nereye ben oraya... lütfen mantıklı kararlar ver, sürükleme beni peşinden oraya buraya :D

işte böyle neşe küpüm, bugün 12 haziran, 2009, cuma... bir devir bitiyor, yenisi...?...

11 Haziran 2009 Perşembe

adío querida

son 1 gün...

9 Haziran 2009 Salı

esra the 2 metre

canım sıkılıyor, zaman geçsin istemek mânâsız çünkü şu kalan azıcık zaman ömrümden ömür götürüyor, sadece keşke zaman dursa ve geri gitse, herşey uykusuz hergece proje yapmak olsa, böcek soksa, acildeki doktorlar gelip tekrar tekrar bi böceğe bi bana baksa, "ah küçük kız" dese içinden hepsi, hem ders hem sınav olsa ben yetişemesem, ve bir sebebim olsa dersim vardı ondan diyebilsem vs.
aslında dün itibariyle geleceğimi ciddi ölçüde etkileyeceğine inandığım sınavlar bütününü çook ama çok gerimde bırakmış olsam da yine de önümde beni bekleyen, 2 si yarın olmak üzere 3 ödev teslimi, 1 proje sunumu ve 2 sınav var. her ne kadar onlara karşı hissim "none of my business" tadında olsa da "not who but esra cares" durumu mevcut yine üstümde. ama gel gör ki bu hissi bu sefer nbu hissin ne kadar tarif edilemez olduğunu bile tarif edemicem, öle böle değil, çok feci.

mezun olmakla ilgili üstümde ki genel sıkıntının sebebi, en iyi yaptığım işi yapmamın artık benden beklenen birşey değil de benim keyfi kederime kalacak olması olabilir diye düşünüyorum.

üzgün olduğum bir konu var ki eklemeden geçemeeceğim, ben hâlâ insanları anlamıyorum, yani yazık günah değil mi bunca yaşanmışlığa, çalışılıp öğrenilmişliğe, ha? burda bahsi geçen anlamamak sadece insani ilişkiler değil aynı zamanda akademik bağlamda da alınmalı, yani ben en iyisi olarak başladığım şu bölümü bitirirken, en iyisi olduğum dersin(ki kendisi policy olur) final sınavına 3 gün çalışmış, notlarım kitleler tarafından hatmedilmiş, sabahlara kadar konuları diğer insanlara anlatmış biri olarak, o final kağıdına bakıp da, "acaba bunu mu demek istiyor" diye terettüt ettiğim an "boşuna mezun oluyorum" dedim. 
belki de hiçbir zaman herşey yeterince iyi olmayacak.

bunlar "cons" du, şimdi de biraz "pros"a bakalım.

mesela şu an ayağımda, yatarken komidinimin üstünde yatağımın başucunda olacak bir çift lacivert pabucum var artık. topluma verebileceğim rahatsızlığı düşünmedim değil topukları yüzünden ama düşünüp taşınınca sonunda yine aynı sonuca vardım: madem bu adamlar bu numaraları böyle topuklu üretiyor, bana da alıp giymek farzdır. çok zaruri durumlar için bir çift de kırmızı düz tabanını sipariş ettim gelecek, endişeye gerek yok.

acı gerçeği söliyorum benm de göbeğim var! ama biz böyle mutluyuz :)

yarın neredeyse yılı bulmuş süründürerek süren çilemin kısmetse finalini yapıyoruz ve kanal tedavimi bitiriyoruz. herşeyi biliyosun, her konu da beyan edecek bi fikrin var ama bi şu dişlerinin derdi ne bulamadın dediğinizi duyar gibiyim, ama yanıldınız onu da buldum: "RMD" (repetetive motion disorder) efenm bunu da hrm çalışırken keşfettim, yapılan işe bağlı olarak ofislerde insanların yaşadığı rahatsızlıklara verilen genel isimmiş, bilgisayarcıların bileklerinin rahatsızlanması vs gibi. ben de "live to eat" motto'suna sahip bir birey olarak yemek yemeyi iş hâline getirdiğimden böyle bir sorunla karşı karşıyayım, tamamen profosyonel benim bu diş derdi yani.

sanırım bu kadar geyik size yetmiştir, hadi şimdi hepiniz işinizin başına! hiç inkar etmeyin biliyorum, yapılacak onca iş beklerken oturmuş blog okuyorsunuz!
öperim sizi
imza:
esra the 2 metre :) 

1 Haziran 2009 Pazartesi

kız sus tut at, içine içine

yazasım varken zaman yoktu, zaman geldi buralara yazasım kaçtı gitti biyerlere.  projeler için o kadar çok okuyup o kadar çok yazıp çizdim ki, neşeküpüne takatim kalmadı heralde :)
bir çağa yakışır bir final oluyor son günler, uykusuz hergece, koşuşturmaca stress vs. tam esralara lâyık haliyle :)

gitmeden, veda etmeden varsa sorup da öğrenmek, diyip de kurtulmak istediğin kelimeler aklının bir köşesini meskan tutan, sal gitsin dedim, dökülsün ortaya.  susma ıssız gece gibi, tutma içinde; allahın bildiğini gerek yok kuldan saklamaya...
ama attın sen içine içine, söylene söylene kendine, sadece bir çift kelime döküldü, içine attıklarının tam aksine.

yazmayarak anlatıyorum bundan ötesini, aynen bazen susarak konuştuğum gibi.
herşey normal.

14 Mayıs 2009 Perşembe

rise of the fallen

ben demiştim sevgili döküm kaynakçısı, insan kaynakları hocam; rise of the fallen gibi bir bölüm çekicem sana demiştim, bak daha bu fragman ;)

12 Mayıs 2009 Salı

ufacık tefecik içi dolu neşecik

şu an mutluluktan yanaklarıma al basıyor :)
 "Maaşallah" diyiniz lütfen, kem gözlerinizden, zehir sözlerinizden sakınınız çünkü az önce test edilip onaylandı ki, the god that I trust, benim yüzümü kara çıkarmıyor.  "O" da beni mi çok seviyor ne, (e tabi sevgi saygı ve güven hep karşılıklı) bana böyle güzellikler sunuyor.

efenm iki gündür sansüre sansür hareketi kapsamında bir hayli kafa yormakta, interaktif iletişimden harap ve bitap düşmüş bulunmaktayım. yaptığım işlerin,(bkz1, bkz2, hatta bkz3) ki bence bu benim sanatım sayılabilir, etrafta hiç ummadığım yerlerde karşıma çıkması inanılmaz mutlu ediyor beni, bu da al basmasının ikinci sebebi.

gösteri dünyasına attığımız başarılı adımın ardından, yoğun çalışma tempomuza bir dur dedik ve prova almadan geçen şu iki akşam bana bir hayli garip geldi, resmen yorulacak birşey yoktu. ben de döktüm bütün dolabı domestos, ariel ve yumoş sponsorluğunda çay başına inmiş köylü güzeli bölümünü çektim odamın banyosunda, sitkom tadındaki yurt hayatıma.

bugün hayatımın akademi efsanelerinden biri olan sui ile (ki bu ekşideki nicki hadi benden bilmeyenlere kıyak olsun) son dersime girdim, akademik kariyerden konuştuk, heran doğurabileceği için okul artık daha fazla çalışmasına müsade etmiyormuş. hiç aklıma gelmezdi ama ders bittiğinde sınıftan çıkarken sarılıp ağlayasım geldi, sanki bir daha hiç göremiyecekmişim gibi, o çocuk doğuracak ben mezun olacak, bu ikili bir daha buluşamayacak gibi...  

ha bir de bu arada dişimi kanallarını açtık bugün, sinirlerini tek tek söküp aldık olduğu yerden, yeni dişhekimim çoşkun bey işin teknik kısmıyla uğraşırken ben de acıdan kıvranma görevini üstlendim, ortaya koyduğumuz mükemmel takım çalışmasının bir ürünü olan sancı şuan çenemde mevcut durumda. umarım çok kalmaz, biran önce çeker gider, ama gitmezse de o kadar önemli değil, ne de olsa öldürmüyorsa güçlendiriyor... ne demişler: dişe gelen çekilir :D 

öpüyorum sizi, esen kalın :) :)

14 Nisan 2009 Salı

iyilik yap denize at bu sefer de üzerine sıçrasın

aynen öle, hadi diyelim tutamadın kendini yaptın yine bi iyilik, hatta ve hatta kaldırdın denize attın o iyiliği, hani "ben küçük şeylerin hesabını tutmam" dedin içinden, gel gör ki üstüne sıçrıyor, bi de yetmezmiş gibi ağzına yüzüne dolduruyor yosunlu tuzlu suyu. yok ama, suç ne denizde ne de iyilikte, suç o hataya düşüp iyilik eden ben'de.
hani film'de Dom diyor ya, 20% melek 80% şeytan (al sana bir parito daha, hayatım parito) o meleği de ancak gözlerinin içine bakarsan, en derinine inersen, ister de ararsan, arar da bulursan görürsün diye; işte ben de o hatunlardan olucam sonunda, bi de gözlük takıcam ki gözüme inemiceksiniz hiçbiriniz derinimdeki meleğime.

bir şeyi yapmak için birilerine muhtaç kalmaktan nefret ediyorum, işte sırf bu yüzden heran bırakabilirm seni tango! 

tam da spor ayakkabılarım, bol şortlarım, koyu ojelerim, kısık bakışlarım, paradise lostlarım, rock metal gruplarım geri gelmişti, ben de anlamamıştım bu chill-out, passion tango halimle, iyi oldu bak şimdi, bi de sen kızdırdın beni verdiğin notla k.çımın kaynakçısı, rise of the fallen gibi bi chapter çekicem sana aklın hayalin duracak.

ha bu arada, tübitaktan burs alacak 121 kişi var ya; işte onlardan biri benim.

2 Nisan 2009 Perşembe

growing silence will speak for her

dün çok uzundu, 
bugün gün çok uzun,
gün uzun, ben uzun, işim uzun,
nedir ey hayat senin benimle mevzun?

aslında o kadar kısadır ki,
ömür kısa, gün kısa, kalan vakit kısa,
sen neden davranıyorsun ki böyle bu kıza?

-esra,  
sen artık oturup biraz da derslerine çalışsana...
dii mi ama?

23 Mart 2009 Pazartesi

kalan 10 günde bunu başarabilir misin sence?

merhaba sevgili neşe küpüm,
korkma bugün aşık kız triplerinde yazmicam sana, nitekim gerçek hayatın o denli pençesindeyim ki yazamıycam. zaman bazen o kadar baskıcı ve acımasız oluyor ki, sarıp sıkıp canımı acıtıyor, sonra da hiçbirşey olmamış gibi hafifleyiveriyor birden, sanki dalga geçer gibi, neden o kadar strese girdin ki der gibi. sonunda oldu da bitti maaşallah, hatta boş boş oturacak vaktim bile kaldı bu akşam bi dünya, blog filan okuyup resmini beğendiğim eyaletlerden kendime üniversite bile baktım di mi, öle işte.

konuşurken tek dil kullanmakta bariz bir problemim olduğunu farkettim, evet ben de türkçeyi katledenlerdenim. ingilizceyi kullanmak ya da ispanyolcayı/ almancayı aslında sanal gerçeklik psikolojisi yaratıyor galiba bazen. nasıl ki internette gerçek hayatta dile getirmeyeceğin şeyleri bağıra bağıra yazma cesaretini buluyorsan, konuşurken araya kattığın diğer dillerle de bunu yapıyorsun galiba.. "herşey çok güzel de biraz put-on-weight durumu var sende" demek, "yahu sen kilo almışsın işte" demekten daha hafifletici gibi sanki.

şimdi dön bak arşive kim bilir kaç tane lisansüstü eğitim hayali paylaşmışım seninle, ama sor bakalım kaç yere başvurdun diye, tabiki koca bir sıfır tane! dersleri kategorize etti tunca bugün marketing'i çok seviyorum ama ben öyle vıdı vıdı konuşamam, az laf çok işlik dallar daha bana göre: mis, om, logistics gibi dedi, beni de derin düşüncelere sevk etti. ben o dersleri çok iyi anlarım, pek de güzel yaparım ama hiç sevmem, bu durumda "çok laf az iş"cimiyim ben? 

özgün'ün doğumgünü, kutladığım en güzel, en spontane günlerden biri oldu, herşey bir gaza getirme-gelme zinciri olarak vuku buldu, çok da iyi oldu.

geçen sene bu zamanlar ne yapıordum bilior musun? bilmesen de olur, çünkü şu an benim umurumda bile değil.

iyi geceler.

20 Mart 2009 Cuma

in an ordinary day, the extraordinary way

iki gündür bir durgunluk var üstümde, mutsuzluk değil ama öyle, ki bugün yediğim dev milka çikolata bile çözüm olmadı halime. gerçi sabah hoplaya zıplaya neşe kelebeği modunda kalktım o ayrı.

şimdi gel gelelim durgunluk altyapısı oluşturabilecek olası sebeplerime: tunca; şu okuldaki muhtemelen en değerli insan; andaç almayacakmış, efenm neymiş zaten görüşmek istedikleriyle görüştüğünde onlar hakkında ne hissettiğini yüzlerine söylermiş, bir de andaça yazıp 7aleme duyurmanın ne mânâsı varmış: bu biiir.
 ikincisi; neymiş efenm ben hocaya yaranmak için öle demişmişim; çok pardon ama kimle karıştırıyorsunuz beni, ben mi hocaya yaranmaya çalışacak mışım? hangi sebeple acaba? sakın mezun olur olmaz başına kurulacağım, babamın bir şirketi olmadığı; tamamen kendi imkanlarımla, daha doğrusu alnımın teri, bileğimin hakkıyla söke söke okuduğum için olmasın?? mantıklı bulduğum, saygı duyduğum insanlardan böle bi tepkinin gelmesi en çok acıtan tarafıdır canımı. nasıl ki siz orada işinize gelen şeyi, düzeni değiştirmek pahasına savunuyorsanız, ben de gayet düzgün bulduğum düzeni korumak yönündeki yorumlarımı sesli bir şekilde ifade etme hakkına sahibim.

durgunluğumun bir başka sebebi yazılım sınıfımdaki çatlak gençlerin aralarında maç yapıp, yenilen tarafa aldırttıkları 7 kilo! baklavayı derse getirmeleri, bizim de burnumuzdan gelene kadar kutu kutu baklavaları yemiş olmamız, sonucunda da komaya girmiş olmamız olabilir, bilemiyorum :)

form'um 10 numaraymış korumam lazımmış, yüzme işi de yattı, bişey yapmalı.

mütevazilik abidesi, genious insan, akademik idolüm, kendimizi kendimize harcattırmayacağının mesajlarını verdi bugün ve dedi ki : "never settle for less than you deserve". 
i won't settle hocam, also i won't settle leila'cığım ;)

bir de zihnimde otoyollara yönelik öyle bir duygu var ki, maalesef karşı koyamıyorum ona, ve sevdiğim kadar da nefret ediyorum bütün otoyollardan, çünkü mesafeleri kısaltıp kavuşturdukları kadar da hızlı oluyor, biten yolların sonunda ayırmaları...

burkulan bir iç, her otoyollu sabahta;
beraber yenmek için saklanmış bir kutu çikolata, 
ve esra yollarda, çünkü ortaçgil bu gece burada... 

17 Mart 2009 Salı

In god I trust

paramın üstüne yatıp, beni günlerce atlatıp, telefonlarıma bakmayıp kârlı çıktığınızı düşünüyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki, ben ilahi adalete inanırım. çok pis ödersiniz o 10-15 lirayı sonra da bilemezsiniz bütün bunlar niye geliyor sizin başınıza.

bana erkeklerin acayip bir şekilde nazarı değdiğini düşünmeye başladım, daha önce ayakkabılarımı beğenen "biri" olmuştu, akşamına tekinin topuğu yoktu, bugün de sınıftan biri "derslere hep bu kupayla gelip duruyosun çok kıskanıyorum bi tane de ben alicam" dedi, hoop 5-10 dk içinde kaybettim yüzyıllık termos kupamı kantinde dolanırkene, odama geldim bi baktım aaa kupa yok, nerde?   

şimdi durdum tekrar deştim de üstüne sünger, yüreğimde siğneye çektiğim bazı şeyleri, sinirlendim birden kendime, sonuçta bir insan elinde büyüdüğünü iddia ettiği hakkaten senelerce beraber büyüdüğü birini bi kalemde niye siler ki? var demek ki bi terslik, millet silsin sen sev, aferin.

yok yok ben bu derslere yetişemem bu sosyal ortam kelebeği halimle, benim aktivite olarak ders çalışacak insanlara ihtiyacım var, ders çalışın azıcık ulên! hayır anlamıyorum, sabah yataktan kalkmayıp, derslere gitmeyip, derslerden erken gelip, bir de üstüne ders, ödev vs hiç bişi etmeyip nası geçiyosunuz bu sınıfları, geçiyosanız da nasıl rahat ediyo içiniz, aldığınız bursların hakkını nasıl ödersiniz? parito durumu benimkisi galiba bir yerden sonra ne kadar çalışırsan çalış %2o'si kadar geri dönüyor sana...

12 Mart 2009 Perşembe

applying beauty

ay ay ay ay ayay yaay!
biyeri tutuştu derler ya aynen ondan oldum! çok sıkışmış hissediyorum kendimi, krizin "teğet geçtiği" bir ülke olarak amerika birleşik krallığının 1,5 katı işçi çıkarmışız ekimden bu yana... allam bunca işsizliğin olduğu bir ülkeye mezun olmak, annenin sıcak yumuşak şevkatli güvenli rahminden acımasız kaktüs tarlalarıyla dolu bir dünyaya doğmak gibi olsa gerek.. mümkünse biri acilen zamanı manipüle etmenin yolunu bulsun ya da hiro nakimura gerçek olsun zaman yavaşlasın ben mezun filan olmayayım.
applied workshop dersinden çıktıktan sonra mihendislik dersimden önce 2 saat aram vardı, oturup izmirde iş bakayım bari dedim, hani gitmek zor geliyor ya arkada bırakıp; ama gel gör ki kalmak çok daha zor, iş filan yok ya, tek kayda değer ilan schneider'ınki, ki ben ona çoktaan başvurmuşum yazın, cevap da gelmediğine göre fake bunlar; pehh.
şunu anladım ki burda bana ekmek yok, ya elimde kalan azıcık değerli vaktimi potansiyel bütün kaynaklara başvurarak harcıyacağım ya da daha sonra kendimi harcadığım için başımı duvarlara vuracağım.

düşündüm taşındım, "herşeyi bırakıp kalabilirim delilik hâlim"in geçici ve tehlikeli bir hâl olduğuna karar verdim.. ne de olsa her günün sonunda gece yataklarımıza girip de gözümüzü yumduğumuzda hepimiz yalnızız, kendimizle başbaşayız, öyleyse kendi paçamızdan asılmak lazım, hemde koparana kadar.

gece yatarken dua ettiğimi söyledim anneme, duygulandı, olgunlaştığımı görmenin güzel olduğunu söyledi, elindeki en değerli varlığının ailen ve sevdiklerin olduğunu anlamak ve onları kaybetmekten korkmak olgunlaşmakmış demek ki... 

gmat patladı galiba sevgili günlük bu arada, mayısdan önce sınav yok.. yok yok adam olmam ben... neyse bu haftasonu herşeyi koyucam yoluna, çalışma planımı çıkarıcam, toefl ile gmat'i de eklicem. ders vermeye de başlıyorum tekrar haftada iki gün akşamları, arada bi de tango var... hmm faydalı bişiler daha lazım... seminer ödevini güzel bişiler yapıyım da sonra paper olarak göndereyim bi yerlere bari...
hadi bana müsade biraz dinlenicem vücudum hâlâ yüksek ateşin tahribatını tamir etmekte...

7 Şubat 2009 Cumartesi

ve zaman boşlukta bir sonsuzluksa..

heralde neşeküpü de olmasa neredeyim, ne yaptım, neler oluyor, zamansal algımı tümden kaybediciğiim. günde 5 kez gelen piyasa son durumu mesajları ile 3 günlük hava durumu tahmini raporları bile beni keep-in-date(yok böle bişi ben uydurdum şimdi) tutmaya yetmiyor. finallerin sonu olan, benim de sonumun kale direğinin köşesi olan, top misali döndüğüm, o süreçten sonra şimdi hesapladım, bir haftadır evdeymişim! omg.
zaman bu kadar hesapsızca akıp giderken oyunun başrolü sevgili mutfaktır! hele ki birde tartım bu sabah 'esraaaa! 5 kilo vermişsin' diyince, zannedersem gece 1de mutfaktan çıkabilmiş olmam süpriz değildir! ha yok yanlış anlaşılmasın: kırdım, kestim, çırptım, karıştırdım, haşladım, kızarttım, yoğurdum, pişirdim, sarıp fırınladım filan... evet şu son 3 günde aşure yaptım, baharatı eksik thai yemekleri pişirdim(malum yeni iyileştim), yaprak sardım, erişte kestim, karnıbahar kızarttım, bulaşık makinesi yerleştirdim-boşalttım, buzdolabını temizledim, tabakların yerini değiştirdim vs. vs. uzun lafın kısası mutfak delisi oldum; biri beni durdursun yaaa!! şikayetçiden ziyade çok mutluyum bağımlılık yapicak diye ödüm kopuyor.
bağımlılık demişken, viyanadan önce bırakmıştım, uzunca bir süredir de temizdim, ama artık dayanamadım ve emrenin de gazıyla düşünmeden bir hamlede raftan alıp sepete attım kasada ödedikten sonra poşete bile koymadan direk çantama attım, akşam gelip uzun uzun mutlu dakikalar yaşadım; evet bir kavanoz nutella aldım!
bu arada 6 aylık rutin check-up'larımdan birini yaptırdım -çok yaşlıyım ya :P- yüksek kolestrolüm kalmamış onun yerine maaşaallahım varmış ondan verdiler :)
kırdığım dişimi nihayet tamir ettirmeye başladım, önce devlet babadan "müstehaktır" diye onay filan aldım organize sanayinin içine bi müdürlük açmış orda 15 kişiye rapor imzalattım filan sonra düşündüm taşındım, babam zamanında çalışıp kuruşu kuruşuna dürüstçe bütün vergilerini, sigorta primlerini ödedi ya onun için bu kadar az!? uğraştım bi diş için dedim ve karar verdim, babana bile güvenmeyeceksin hele devlet babana hiç! neyse salı sabah 10da randevum var umarım annem hatırlatır :)

hmm başka neler oldu bi düşünelim bakalım:
tunca: kültür şokunda. 
talat amcam: sigaraya başlamış yeniden(dejavu), efsanelerin aslında masal olduğunu söledi tekrar bana, gözünü korkutmaya çalışacaklar yılma dedi, akademide kalmamı en çok isteyenlerden biri o ve eğer kalırsam en önemli sebebi. 
babam: benim idolüm, acayip uydurmasyon ama enfes yemekler pişirmesiyle, rakının yanına çay içmesiyle, kalkıp gidip şehirleri, ülkeleri gezip gelmesiyle. günübirlik ankaraya mobilya bakmaya gidip geldi üstüne bir de fırında patates dolması pişirdi. 
aaa! sevgili günlük yandalım tam istediğim gibi, hatta iyi de notlarla geçtim! ama asıl bomba bölüm derslerimdi, tekrar düştü içime o '90 altı alan hayvandır' hissi; hele ki ispanyolcadan bile 95 yapmışken, tutmayın beni bu son dönem!

çok mu yazdım ne :) 
son olarak, show tv'de wipeout: izlerken ölecektim gülmekten karnıma ağrılar girdi! cuma akşamları wipeout geceleri düzenlene!  
günün favori şarkısı gelsin içimde yükselen chillout'umsu coşku eşliğinde :Grzegorz Markowski ve Michał Urbaniak ikilisinden Wymyśliłem Ciebie
  

28 Ocak 2009 Çarşamba

acilde soğuk serum şişem

sefkili günnük,
evet acildeydim, damarlarım dondu resmen serumun serinliğinden kolum ağrıdı, belimin içine kadar tirtir titredim, ateşim 39 oldu terledim,üstümü değiştim, terledim, üstümü değiştim indi şimdi daha iyiym.
bir sınavı böylesine aptalca nasıl kaçırırım dedim 2.5 saat ağladım, sonra farkettim ki insanım ve gamlıyım çürüyorum, ömrümden gitmiş sanki bi 2500 sene o 2.5 saatte. mutsuz olmak ne demekmiş tekrar hatırladım, mutlu ama bazen sıkıcı olabilen günlerim için defalarca şükrettim tanrıya, şimdi zihnim hâlâ bir parodide komada.
 

12 Ocak 2009 Pazartesi

slow the life, you can't beat the time

bir an için kendimi hayal ettim çimlere uzanmış ve sadece bulutları izlerken, onlar öylesine yumuşacık zamandan bağımsız, dertsiz ve tasasız, sonsuzlukta kayıp giderken..ve inanılmaz mutlu oldum. yine bir ödevin en iyisini yapma saplantımın esiri olup ads concept projesi için olayı taa slow life movement'a kadar getirdiğimden dolayı uğraşıp dururken saat 2 olmuş, yeterli bir proje çoktan bitmiş olabilecekken en iyisini yapmaya çalışacağım projeye daha hiç başlamamışım... ama fena da olmadı; aslında multi-tasking'liğin kanıtlanana kadar kusurlu bir hipotez olduğunu okudum ve kendimi düşündüm, mutlu muydum bu kadar multi-tasking olmaktan? galiba şu bulutları hayal ederken olduğum kadar asla...

unsupervised categorization; herzaman pek de doğru çalışmazmış,"each person is an exception to the rule"muş .

murat da klimt hayranıymış, resmen evren etrafımda dönüyo gibi hissettirdi bu klimt olayı beni, ileride tüm parçalar yerine oturduğunda(puzzle misali) umarım herşey daha net ve anlamlı olur.

yediğim pizza iğrençti, yarın besin zehirlenmesi geçirirsem kesin o sosislerden, nitekim karnım gurulduyor.

tunca viyanalı oldu, evet kıskandım, içim buruldu, konuşurken nevresimlerimi getir gelirken dedim yeri yokmuş; bir an ağlamak istedim. onlar; bu kadar mı özeldi benim için..yani aynısı türkiye de de satılıyor di mi, ama ben onlarda yatmadım ki... garip bir his anlatılamaz değil ama anlatmak istemiyorum.

bugünün favorisi erotic lounge:sensual passion volume1(soft&lazy) albümü oldu. dinlediğim ilk şarkı da lazy sunday afternoon'du. sanırım kaderim beni slow lifestyle sahibi yapmak için çabalıyor.

3 gündür makyaj yapmıyorum, club'a bile kot-tshirt, spor ayakkabıyla gittim, saçlarımı özellikle duştan çıktığım gibi bıraktım fönlemedim taramadım, ama gayet mutluydum ve kendimi de bir o kadar güzel buldum...yok yok hakkaten bi haller var bende.

baraj yürüşü, pazar sabahı huzurumla tam bir uyum içindeydi, üzerinde yaşadığımız şu dünyanın her bir toprağı, doğasının en ufak parçası ne kadar da eşsiz aslında.

mediacat'de gördüm asla yalnız yeme demiş kitabın kapağı.. düşündüm hak verdim. 

veee artık bir xenium x800 sahibiyim, çok özümsedim onu hemen benimsedim, kutusunu açarken ellerim titredi, inanılmaz heyecanladım aynı ibm'im gibi...geçenlerde ibm'den bahsederken 'biri' aman ya arabamı sanki altı üstü pc dedi ve beni ne kadar anlamadığını anladım. evet benim için bir R51, bir X800 bir arabadan daha değerli; onlar "benim" emeğim, alınterim, anılarım, yol arkadaşım, herşeyim (bkz: consumer behavior, extended-self)

6 Ocak 2009 Salı

Wir machen das klar!

o yeae!

aman yarabbim tadından yenmeyen bir gündü, nitekim migrostan aldığım ince üzümlü tarçınlı kurabiyelerim, koca tablet antepli çikolatam, hatta medetariano olive krakerlerim bile biteyazdı :) evet doğru çok aburcuburladım bugün ama neler neler yaptım. öncelikle dün gece 5 de yattım üstelik yatarken uykum da yoktu(as usual) gerçi sabah ayılmak 1 saatime mâl oldu ama yetti.

şu web tasarım işini çok abarttık gibime geliyo yani bi çok uluslararası firmanın bile bu ölçekte bi sitesi olduğunu sanmıyorum.

görev bilinciyle değil ders aşkıyla gittiğim consumer behavior dersindeki kumru sunumum gayet sükse yaptı, kimse ekleyecek ya da düzeltecek birşey bulamadı, son sözü taşbebek nilgün söyledi : arkadaşınıza 110 ! :] ya bu kadına hayranım farklı bişey var, çok güzel filan değil ama çok etkileyici, ışıl ışıl.
 
dım dım dım dım...bir erkek adımları günüde daha esra'yla beraberdi bugün sevgili tango severler, ha tabi güven oyununda tüm inancıyla kendini kollarına bırakan ozan hocayı geri çekilmek suretiyle yere seren murat'cığmın topuğumu kırması da ayrıca etkili olmuş olabilir.
Aman tanrım çok seviyorum dans etmeyi ve de ettirmeyi...

Kritiklere gelelim şimdi: sevgili erkekler; eğer sevgilinizin kız arkadaşları sizi tanımadığı halde sizden nefret edebiliyorsa artık çok da şansınız kalmamış demektir. artık nasıl üzdüyseniz kızcağazı arkadaşları size düşman olmuştur. uzatmayın, salya sümük olmadan gururunuzla gidin, o kadar da alçalmayın lütfen. 
Sevgili diğer erkekler, ne kadar aç olduğunuz, ne kadar az zamanınız olduğu önemli değil lütfen biraz kibar yiyin şu yemeklerinizi, sonuç değil süreç odaklı olun. unutmayın ki tokluk hissini veren çiğneme süresince salgılanan salgıların belli bir süre sonra beyinde yeterli konsantrasyona ulaşıp "doydun tamam" demesidir, diğeri sadece midenizi şişirmektir, karşınızdakileri tiksindirmektir, siz daha çoook bekar gezersiniz, yazları denizde donla yüzersiniz. :D

muhteşemim ya :D  (maşallah dee!)
wir machen das klar.. aso! yeaaayee-e, ououow babe.