müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2010 Perşembe

paralel evren

Kaç tane daha olabilirdi, inan bilmiyorum. Dozu arttıkça bu paralel açılımların, açtığı kadar da boğuyor, onu anlıyorum sadece. Güzel ve çirkinin birbiriyle bu alıp veremediği ve bu kadar içiçe dış dışalığı ve benim daha önce bunu iddia etmiş de haklı çıkmış olmam acı-tatlı bi hal alıyor.

Müzik diye sızlanıyorum, susuz kalmış, havasız daralmış gibi, yoksunluğa düşüyorum, beyaz kulaklıklarımı, bissürü cigabayt şarkılarımı özlüyor, geri istiyorum. Hayatımın yaylıları beni bensiz bırakıyor müziğim olmayınca, yanyana dizilmiş onca tele vuran tuşların sesini arıyorum havada; ya da bir nefesin kıvrımlardan geçen, deliklerde koşan sessiz çığlıklarını...

Hüzünle birbirimize çok yakışıyoruz aslında, ama ben onu çoktan yollamıştım uzun sürecek bir yola, özlemiş olsa gerek beni, döndü yine yarıyoldan geri geldi.

herşey viyanadan gelmiş gibi sanki, öyle oldukça daha da mutlu ediyor, o topun peşindeki deliler o kadar da takip edilemez görülmez ve bitbit değil hani, konser desen ayrı bir fenomen bütün o insanlar için, kızlar inanılmaz, pırıltılar yüksek topuklar, satralistanbul apayrı birdünya, estetik ne zaman bu kadar default oldu farketmemişim bile, burası istanbul!, heterofobik hallerdeyim derdimi bi görkem biliyor, anlatsam dilimde tüy bitse yine açıklanmaz, haklı çıkarmaz beni, bizi, hiçbirimizi, ben ilk rollercoster'a bindiğimde de göz kapaklarım adeta birbirine yapışmıştı, hem de onca saat sırada bekledikten sonra, sonra bi daha da binmedim zaten.
*pink martini - autrefois

15 Nisan 2010 Perşembe

no sense

yeni dönmüştüm o zamanlar, herşeyi karşılaştırmayı henüz bırakmadığım zamanlardı... birgün emanuel bana bir şarkı gönderdi: "little bird" şimdi onu dinliyorum.
emanuel zaten herzaman muhteşem ve şaşırtıcı şeylerle karşılamıştı beni, içten gelen inceliklerle...

bugün gördüğüm şeyin daha fazla etki yaratmasını beklerdim, üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim. şuan düşünüyorum da, this is just not what i meant to be.

esra! bu sana okkalı bi hatırlatmadır kızım! git buralardan!
*tchaikovsky D major 35: allegro moderato

16 Mart 2010 Salı

fell like a thousand petals

naber bilog :)
allah bozmasın bir neşeliyim bir neşeliyim, anlatamam.

ben bugün bunu gördüm:
kalp atışlarının 140a çıkması için illaha da yüksek tempoda koşmak gerekmiyormuş, azıcık gün ışığı, doymuş bir karın ve iyi geçmiş bir sınav üstüne güzel bir yüz görmek yetiyormuş :)

bugün bunu gördüm: öyle uzun uzadıya günlerce nerd'lemeye gerek yokmuş, adam gibi oturup, ben bunları seviyorum zaten, öğreniyim bakalım neymiş diye çalışınca, sınav pek de kolay oluyormuş.

bunu gördüm: işe gitme fikri inanılmaz heyecanlıymış, ve artık diğer şeyler o kadar da göz korkutucu değilmiş, belki de dışarıda güneş sırf bu hissi getirmek için açmıştır.

gördüm: mutlu oldum!
süper bi olay ya:) "görünce mutlu olmak" çocuk gibi.. :] ehe!

7 Mart 2010 Pazar

introduce a little anarchy*

Bir gencin, hele de genç kızın hayalleriyle oynamayacaksın. Hiç mi düşünmedin şeytana cinsiyetini seçtirseler kız olacağını? Hiç mi düşünmedin bütün o imparatorlukları gerçekten VI."bilmem ne"den ziyade sultanının, kraliçesinin ya da düşesinin yönettiğini? evet ya, ne sandın?

Cahildim, hep cahilim,renklere kanıyorum böyle işte. Güven denen b*k sonsuz maaşallah bende;iki lafı biraraya düzgünce getirebilen herkese güveniyorum. Mesela şu an kim olduğunu ve neden olduğunu hatırlamasam da ömrümde bundan önce bir kez birine bu denli öfke beslemiştim: öteki dünya olsa ve yüzyıllarca mezarımda bekleyecek olsam da hakkımı helal etmiyorum, gelecek hesaplaşacağız demiştim. Bugün yine aynı tonda bir sesle diyorum ki: ahdım olsun, bu işi beni bir aydır bekletip adam gibi yapamayan o şirketin şu anki bütün o beceriksiz çalışanlarına tek tek ödeteceğim. Bir gün herşey pahasına o güce sahip olacağım ve bunu hesabını soracağım...

14 Ocak 2010 Perşembe

Mausam*

Kendimi ne kadar faydasız hissettiğimi anlatamam bilog.

Bi restoranım olsa, ama böle cafe-bar-lounge tarzında bir yer; gelen herkez mutluluk bulup, huzur dolup gitse, hiç bir sevgili benim masalarımda kavga etmese, hiç bir işadamına benim barımda iş dolu mail gelmese, hiç kimse bir yerlere yetişmese.. Tatlı tatlı, kimseyi yormayan, ama kimsenin de bilmediği hoş müzikler çalsa bütün gün, yine kimsenin bilmediği dillerde...Hani sanki heran mutfağın kapısından, o filmlerdeki çölde yaşayan, güneşten kararıp buruşmuş ama yüzü pırıl pırıl ışıldayan mistik büyücü çıkıp gelecekmiş hissi hakim olsa ortama. Adı da "Vaha" olsa...

...bu kadar işe yaramaz hissetmekten kurtulurdum belki o zaman...

Dedim çok mu istiyorum, ayıp mı ediyorum. Ablam cevap verdi: Allah akıl vermiş, kullan onu iste benden ya kulum demiş...

Öyleyse istiyorum. günü birinde kız/erkek farketmez çocuğum olursa Efe gibi olsun: gelsin kucağıma yatsın, kafasını yana devirip dinlesin beni, kızan ben olduğum halde yine ağlamak için gelsin benim omzuma yaslansın...

istiyorum: dost sandığım insanlar küçük hesaplar peşine düşüp kırmasınlar beni.

istiyorum: yeniden takdir edileyim.

ve işte tüm bu sebeplerden ve maalesef, kemiklerimin kırılacağını bilsem, sırf karşımdakinin canını yakmak için beraber bindiğimiz dalı keserim bundan sonra, eğer damarıma basmış ve beni üzüntüden bütün tüylerim diken diken olmuş da içime batıyormuş gibi hissettiriyorsa.

Dünya, içinde yaşadığımız bedenler, rolleri yüklenip oyunlar sergilediğimiz hayatlar; tüm bunlar o kadar garip ki; birbirimizi üzmeye değmez.

Batıya giden yol bile bir gün doğuya varacak.
*Nitin Sawhney

20 Aralık 2009 Pazar

cezayir ile mano

bütün hafta dışarı çıkıp dolaşma hayaliyle yaşadıktan sonra, yağmurlu bir cuma gününü proje yaparak geçirdim. cumartesi tam da burakların iddaa ettiği gibi günlük güneşlikti; ben yine proje yaptım...

içimde kalmadı değil hani çıkıp dolaşmak ama en azından gece taksime indik de sabancıdan bi nebze olsun uzaklaşmış oldum. finanstan bu kadar uzak ama tamamen kontrolüm altımda olan birşeyi araştırmak, düşünmek, hayal edip geliştirmek inanılmaz zevkli. kendini firmanın içine koyup işleri yürüttüğünü varsaymak ve ona göre raporu yazmak, neden ve ne kadar doğru bir kararla işletme okuduğumu bir kez daha gösterdi bana.

şu an tek sıkıntım omuzlarımda bir yük duran akın hocanın ödevidir. kendimin olsa yapmazdım yine muhtemelen, MM propsition & agency theory bana pek uygulanabilir değil yani, ben işin içine başkası girince daha sorumlu oluyorum. evet bu da benim "özdisiplinsiz" kişiliğimin münasır tarafıdır. ama ne biliyor musun blog, 1 haftadır diyetteyim ve ihanet de etmedim programıma, sırf o en büyük eksikliğim olarak NeoPi-R zımbırtısının yüzüme vurduğu disiplinsiz tarafımdan kurtulmak için yapıyorum bunu.

Sertab'dan private emotion dinliyorum. ama biliyor musun, aslında her his o kadar özel ve benzersiz ki: karnının mütemadiyen aç olması hissi, sokaktaki ağlayan kıza dayanacak bir omuz verme hissi, ya da yumuşacık kısacık saçların parmakların arasında süzülürkenki hissi... yaşamak güzel şey, istanbulda bir gün gezeceğini hayal etmek de.

istanbulun görünmeyen bir yüzü var ki inanılmaz güzel. yani kendi başıma hayatta girmeyeceğim yollara arkadaşlarımla gidip sonundaki o muazzam güzellikleri görmek inanılmaz güzel. dünün kahramanları cezayir lounge ile mano'ydu.

çok özledim blog fotoğraf makinem, çantam, spor ayakkabılarım ve haritamla sokakları arşınlamayı. topuklarımı seviyor olmam düzlerimi özlemediğim mânâsına gelmez, özlüyorum hem de eşekler gibi...

ve sırtım bilmem kaç zaman oldu hâlâ ağrıyor: oturmaktan.

corporate meetings, winey the pooh, başka dilde aşk, lüle lüle, lean things offered, rodrigo leão, serenade from stars, econometrics,

30 Kasım 2009 Pazartesi

rest is still unwritten*

efsane yazmaya, yeni bölümler çekmeye ya da eğitilip öğrenmeye değil,

mutlu günlerimin bedelini ödemeye gidiyorum.

gerisi daha yazılmadı, ben bunun da acısını çıkarmanın bi yolunu bulurum ne de olsa, gözyaşlarımın nemi başlar bi yerden çürütmeye.

tek güzel yanı uçmak a.*. dönüş yolunun.

bu kadar.
*natasha bedingfield

26 Kasım 2009 Perşembe

seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere*

yalan...

bi öyle sevemedim seni e be mif, kendimi mecbur ettiğimdendir gelerim her dediğine. kapanıp da odama çalışmak hiç de zevk vermiyor inan, nerde o consumer behavior'lar, data structures and algorithms'ler...

kardeşim himym, anam aşk-ı memnu izler, babam 5. rüyasını görürken, ben bankaların ne yaptığıyla inan hiç ilgilenmiyorum. externalities ne demek ki hem?

amaçsız araç yaşamlar, çok can sıkar. -mış yani, öyleymiş.

dağlar bilmez, yollar bilmez, şu klavyem bilir...

*birsen bilir

19 Kasım 2009 Perşembe

pros & cons

econometrics öğrenmek için geçerli sebep buldum kendime: m&b, yield curve ve LXt=Xt-1

insanlara karşı duruşumun keskinötesi olması gerektiğini; arkadaş diye bir şey olmadığını, sadece "colleague" olduğumuzu öğrendim.

canımı sıkan şeyin olayın kendisi değil, altında yatan güç savaşında egale edilmiş olmak olduğunu sanıyorum.

sevmek değil sevilmek istiyorum. yoruluyorum severken, sevmiyim seviliyim, var mı öle bi dünya?? eve gidince kimse benden ilgi beklemese de herkes bana ilgi gösterse negzel olurdu di mi, evet bence de "çok ütopik oldu".

ben bunlarla uğraşmak istemiyorum, ben primitif muhabbetlere takılıp öfkeden içim içimi yesin, midem bulansın sonra da başım günler boyu bıkmadan usanmadan ağrımaya devam etsin istemiyorum. keşke biri çıksa, 25 yaşında bir kızın finansta upper limiti budur şunları şunları yapmaya kapasitesi vardır sen kendini bunlara odakla dese, ben onları seneye kadar yapmaya çalışsam. bu arada isteyerek öğrensem, insanlar bana "bu" demese, ben de vakti gelince canlarını fena yakmak zorunda kalmasam.

durmaksızın, next- next - next tıklamasam, şarkılar hep güzel güzel çalsa, bilgisayarım beni hissetse, bana ona göre davransa.

kimse benim klavyemin sesinden rahatsız olmasa da ben de rahat rahat yazsam, yazsam da rahatlasam, rahatlasam da çalışmaya başlasam, sonra yatsam uyusam, sabah saatim çalınca uyansam, uyansam da derste gözkapaklarım yerçekimiyle savaşmasa...

sırtım ağrımasa, dizim ağrımasa, başım ağrımasa, sırtım ağrımasa.....

huuusa!
...bu da 100. kayıttır

26 Ekim 2009 Pazartesi

based upon

küçük beyoğlu'nun insanlarını, günümün içindeki bütün "o" insanlardan daha "sincere" buluyorum. ele güne karşı yapayalnız böyle de olmaaz ki: şap-şap-şap derken, kimsenin eğlenmekten başka bir amacı yok, kimse yanımdaki şarkıyı daha yüksek sesle söyledi ben de daha kuvvetli alkışlayayım bâri derdinde değil, herkes kahkaha atıyor çünkü hepsinin içinden geliyor... life is life derken sanki hakkaten çözmüş hayatın anlamını, ve efes başka hiçbir yerde bu kadar güzel tad vermiyor.

bu dünyada bu kadar büyük kitleleri biraraya getirebilecek şey ne din, ne spor; olsa olsa müzik. bkz:U2

konuşan çok, icraat yok. sıkıyorsunuz hani yani, yemiyorsa girmeyin bu işlere kardeşim...

it's play time!

18 Ekim 2009 Pazar

aşk bu değil*

midem bulanıyor blog,

sıkıldıkça bulduğumu yiyip içmekten : pembe üzüm- tuzlufıstık - yeşil çay- fıstıklı çikolata- pavesi zeytinli- damak- haribo tropik- su-su ve su...
hani kusabilme yeteneğim olsa da yesem di mi? bile bile öyle bi refleksim olmadığını çöp öğütücü gibi doldurdum kendimi.

MiF'den aynı zamanda bu kadar nefret edip bu kadar çok seviyor olmam bir çelişki midir? p ise q, q ise p; yahut her ikisi birden midir? git-yap-öğren-gel sistemi hakimse yükseköğrenimde okumuyorum lan! gider evlenir çoluk çocuk yapar, hayır kurumları için kermes düzenler, tasarladığım takıları satar, senede bir de baayan arkadaşlarımla uzak doğu seyahatlerine giderim yani. ne lan bu böyle.

Ayrıca IEU bu lafım sana: yatarak top çekmek sanatından başka bişey vermemişsin bana, hani onu da tam versen içim yanmiyacaktı biliyon mu... tek üstün yanın dans klüplerinin muazzam olmasıdır, bi de bi kaç yolunu kaybetmiş iyi insanın sende buluşmuş olması... bir seizec, bir geowyns, bri yazkızım başka bi üniversitede buluşmuş olaydı şu an dünya nerelerde olurdu tahmin bile edemezsin. gel gör ki "kismet happens"...

*Birsen dinliyorum bugünlerde, stresime iyi geliyor.. bir de ne güzel diyor : "...sen, insanı öldürürsün sen..."

15 Haziran 2009 Pazartesi

where only we know*

sevgili çaba,
bu yazıyı senin evinden, senin bilgisayarından yazıyorum...
ne kadar garip değil mi :)
çok üşüyorum balkonda ama esen soğuk rüzgarlar o kadar güzel kokuyor ki, körfezin ışıkları o kadar pırıl pırıl ki, sen orda PES oynarken, sırtımda hırkan oturup senin ödevini yapmaktan kendimi geri alamıyorum...

sevgili geowyns,
dışım üşürken, dinlediğim müziklerinle içimi ısıtıyorsun, bir de bugün yapmış olduğun todo list'inle.. telefonda gelen ses de biraz neşe eksikti sanki, ama umuyorum ben yanıldım çünkü ne kadar uzakta olursak olalım aslında birarada olduğumuzu bilmekten ötürü ben mutluyum...

ben küçük şeylerle mutlu, umutlu küçük kız, size ılıcalardan körfeze karşı bildirdim son kez...

yaşadığım hergün karşı konulamayacak kadar güzel birer gün...

bu arada yeni bir çift pabuç daha aldım... yine topuklu! viva "ladies on the heels"
*keane

8 Mayıs 2009 Cuma

en güzel yorgunluk,mutlu yorgunluk :)

uzun zaman sonra, ki en son ne zaman bu şekilde yorulmuştum hatırlamıyorum, eğlenmekten yorgunum ve isyan eden bedenim zihnime hiç bir acı hissettiremiyor.

bu haftaki 7. "neden manken değilsin ki sen, senden negzel manken olur ki" tepkisinden sonra yok artık dedim, bu kadar da olmaz, heralde bu bana ilahi bir mesaj, ve bugün itibariyle BED'imi bıraktım, umarım işe yarar.

aslında o kadar çok şey düşündüm hissetim ve yaşadım ki çok yazasım var ama uyumak, sarılıp yastıklarıma mis gibi uyumak, çok daha çekici geliyor şimdi.

kısa kısa: money supply, bu ödeve ne biçsek, şenlik mi o da ne, tırt, kolbastı sahneyi gençler bastı, database, final countdown, bahar geldi hoş geldi bahçeme benim kiraz geldi, kartpostal, kostüm saç baş, kaç kişiyiz, roka salatası berbat, sütlü sinirli kinderbueno, mis gibi deniz, çığlık at!, hindistan cevizli vişnesuyu, birdirbir, 10 kat top, burası benim ben varedenim, vazgeçme yaparsın, herşeyin bir sebebi var, ve sahne bizim...
yarın görüşürüz, iyi geceler ;)

14 Nisan 2009 Salı

iyilik yap denize at bu sefer de üzerine sıçrasın

aynen öle, hadi diyelim tutamadın kendini yaptın yine bi iyilik, hatta ve hatta kaldırdın denize attın o iyiliği, hani "ben küçük şeylerin hesabını tutmam" dedin içinden, gel gör ki üstüne sıçrıyor, bi de yetmezmiş gibi ağzına yüzüne dolduruyor yosunlu tuzlu suyu. yok ama, suç ne denizde ne de iyilikte, suç o hataya düşüp iyilik eden ben'de.
hani film'de Dom diyor ya, 20% melek 80% şeytan (al sana bir parito daha, hayatım parito) o meleği de ancak gözlerinin içine bakarsan, en derinine inersen, ister de ararsan, arar da bulursan görürsün diye; işte ben de o hatunlardan olucam sonunda, bi de gözlük takıcam ki gözüme inemiceksiniz hiçbiriniz derinimdeki meleğime.

bir şeyi yapmak için birilerine muhtaç kalmaktan nefret ediyorum, işte sırf bu yüzden heran bırakabilirm seni tango! 

tam da spor ayakkabılarım, bol şortlarım, koyu ojelerim, kısık bakışlarım, paradise lostlarım, rock metal gruplarım geri gelmişti, ben de anlamamıştım bu chill-out, passion tango halimle, iyi oldu bak şimdi, bi de sen kızdırdın beni verdiğin notla k.çımın kaynakçısı, rise of the fallen gibi bi chapter çekicem sana aklın hayalin duracak.

ha bu arada, tübitaktan burs alacak 121 kişi var ya; işte onlardan biri benim.

10 Nisan 2009 Cuma

mezun olmuş gidiyorsun, bana veda ediyorsun

iki hafta önce, kepli fotoğraf için sıra yazdırırken daha çoook var gibime gelen bugün, geçti de gitti, oldu da bitti, üstüne bir de maaşallah... pek bi içime sindi, boşuna strese sokmuşum kendimi.

günler o kadar uzun ki ve bi o kadar da kısa, hem çok dolu dolu hem de pek yetersiz : hugoboss, kurumsal kimlik, mekanım space camp olsa, delphi batsa, mt rotasyonu, iç eğitmenlik, bilişsel danışmanlık, sıcak iklim, florida, sen çalışkan kızsın, yaparsın kendi kendine hayale dönüştürme, kurabiye kurabiye kurabi-ye, balosuz mezuniyet, gençler buraya eller havaya, bahar, 24 derece o derece!, piknik, enginar, zeytinyağlı, cesur yeni dünya, alfa olduğum için çok mutluyum gerçi epsilon olsam onun için de mutlu olurdum (saçma), uyku, rüya, bospa, saten nevresim her mevsim, bence de genau...    

maria mena - just hold me

29 Mart 2009 Pazar

öyle biri olsun istiyorum ki

hayatımda, mesela benim yerime düşünsün bi çok şeyi, mesela çamaşırlarımı yıkasın, ütülesin bi güzel, sonra da birbiriyle daha uyumlu olanları biraraya koysun, hem de hava durumu ile o gün vakit geçireceğim ortamın ısısına göre kombinlesin altla üstü ve ben hiçbir sabah ne giyicem bugün diye mal mal açıp bakmayayım dolabıma bi daha. hatta gitsin benim yerime alışveriş yapsın bilsin neyi severim, ne bana yakışır, neye ihtiyacım var vs. sonra bi de günlük, haftalık aylık listeler çıkarsın bana desin ki: esra, şu gün şunun başvurularının songünü, esra sevdiğin grubun konseri bugün burada vs. sonra da ben istemeyince yok olsun gitsin hayatımdan. 

kısa kısa bu hafta: kefi milonga, böğürtlenli şarap, se'de bu sefer mercimekli köfte, tsm ve 3 güzel sesli kadın, cips-bira-çikolata, özge, kendin edip bulmaca-davetsiz kalmaca, özge, sen annemi ağlattın, penti!, m&s autograph pabuçlar, havaalanı, kaza sigortası...

9 Mart 2009 Pazartesi

bugün çok güzel bir gün

şu sesle tanıştım ya, handmade neşeküpü'mü bitirdim ya, ölsem de gam yemem artık, çok yoruldum çok emek, çok vakit, çok sevgi koydum bu yola, ama güzel de oldu, şu an döktüğüm soğuk terler heyecandan mı hastalıktan mı bilinmez, allahım sana geliyorum hissini yaşamak hiç koymuyor bana: mutluyum.

gidersen bana da bir dengini yolla
dinerse gözyaşın, beni de ağla
arkanda beni bırak, gönlüme aldırma
ardımda bir beni bırak, gönlüme duyurma

7 Mart 2009 Cumartesi

i'm not beautiful enough, to go out with you tonite

bugün, yüzyıl gibi geçmiş olan 3 günlük hastalık dönemimin en güzel iki teklifini almış bulunmaktayım: ilki nyu polytechnic enstitüsünden, gel bizde devam et eğitimine, bak yurtlarımız yeni, yerimiz güzel manhattan'a 15 dk mesafedeyiz, burs filan da veririz hem de application deadline'ını mayısa kadar uzattık demiş maykıl bey mailinde. :) ikincisi ise daha yakın mesafede şehir içi bir aktiviteye daveti, gidilecek yerden çok davetin geldiği yer cana dokunacak cinsten, maalesef hastayım ve dışarı çıkamadığım için yastayım (kafiye olsun die, ehe) .

izmirde aradığım hiçbirşeyi bulamıorum, çıldıriciğm. ya benim beklentilerim çok yüksek ya da bu şehrin kalitesi çok düşük, anlamadım gitti.

müzikalite olarak doom'a bir meğil gözlemlemekteyim kendimde son günlerde, "tam oturup ağlanası" şarkılar dinleyip duruyorum, ağlamaktan ziyade gayet ılık, tatlı ve yumuşak duygularla dolu bir huzur buluyorum. mesela candan'a fena sardım, ortaçgil'den zaten vazgeçemiorum, araya biraz jazzanova, sophie barker, saturnine, sia filan da karıştırıyorum güzel oluyor.

geçen sene bu zamanlar üstümde siyah yün elbisem, bermuda'da bayaz mugdan bira içiyordum galiba, güzel eller ilk defa terlerken... sadece...herşey çok güzeldi...
 
ayh şu yazı yazıldı bitti, benim içim daha da bi gitti, geçen sene bugün........
carlos libedinsky - el aire en mis manos
ich liebe dich

7 Şubat 2009 Cumartesi

ve zaman boşlukta bir sonsuzluksa..

heralde neşeküpü de olmasa neredeyim, ne yaptım, neler oluyor, zamansal algımı tümden kaybediciğiim. günde 5 kez gelen piyasa son durumu mesajları ile 3 günlük hava durumu tahmini raporları bile beni keep-in-date(yok böle bişi ben uydurdum şimdi) tutmaya yetmiyor. finallerin sonu olan, benim de sonumun kale direğinin köşesi olan, top misali döndüğüm, o süreçten sonra şimdi hesapladım, bir haftadır evdeymişim! omg.
zaman bu kadar hesapsızca akıp giderken oyunun başrolü sevgili mutfaktır! hele ki birde tartım bu sabah 'esraaaa! 5 kilo vermişsin' diyince, zannedersem gece 1de mutfaktan çıkabilmiş olmam süpriz değildir! ha yok yanlış anlaşılmasın: kırdım, kestim, çırptım, karıştırdım, haşladım, kızarttım, yoğurdum, pişirdim, sarıp fırınladım filan... evet şu son 3 günde aşure yaptım, baharatı eksik thai yemekleri pişirdim(malum yeni iyileştim), yaprak sardım, erişte kestim, karnıbahar kızarttım, bulaşık makinesi yerleştirdim-boşalttım, buzdolabını temizledim, tabakların yerini değiştirdim vs. vs. uzun lafın kısası mutfak delisi oldum; biri beni durdursun yaaa!! şikayetçiden ziyade çok mutluyum bağımlılık yapicak diye ödüm kopuyor.
bağımlılık demişken, viyanadan önce bırakmıştım, uzunca bir süredir de temizdim, ama artık dayanamadım ve emrenin de gazıyla düşünmeden bir hamlede raftan alıp sepete attım kasada ödedikten sonra poşete bile koymadan direk çantama attım, akşam gelip uzun uzun mutlu dakikalar yaşadım; evet bir kavanoz nutella aldım!
bu arada 6 aylık rutin check-up'larımdan birini yaptırdım -çok yaşlıyım ya :P- yüksek kolestrolüm kalmamış onun yerine maaşaallahım varmış ondan verdiler :)
kırdığım dişimi nihayet tamir ettirmeye başladım, önce devlet babadan "müstehaktır" diye onay filan aldım organize sanayinin içine bi müdürlük açmış orda 15 kişiye rapor imzalattım filan sonra düşündüm taşındım, babam zamanında çalışıp kuruşu kuruşuna dürüstçe bütün vergilerini, sigorta primlerini ödedi ya onun için bu kadar az!? uğraştım bi diş için dedim ve karar verdim, babana bile güvenmeyeceksin hele devlet babana hiç! neyse salı sabah 10da randevum var umarım annem hatırlatır :)

hmm başka neler oldu bi düşünelim bakalım:
tunca: kültür şokunda. 
talat amcam: sigaraya başlamış yeniden(dejavu), efsanelerin aslında masal olduğunu söledi tekrar bana, gözünü korkutmaya çalışacaklar yılma dedi, akademide kalmamı en çok isteyenlerden biri o ve eğer kalırsam en önemli sebebi. 
babam: benim idolüm, acayip uydurmasyon ama enfes yemekler pişirmesiyle, rakının yanına çay içmesiyle, kalkıp gidip şehirleri, ülkeleri gezip gelmesiyle. günübirlik ankaraya mobilya bakmaya gidip geldi üstüne bir de fırında patates dolması pişirdi. 
aaa! sevgili günlük yandalım tam istediğim gibi, hatta iyi de notlarla geçtim! ama asıl bomba bölüm derslerimdi, tekrar düştü içime o '90 altı alan hayvandır' hissi; hele ki ispanyolcadan bile 95 yapmışken, tutmayın beni bu son dönem!

çok mu yazdım ne :) 
son olarak, show tv'de wipeout: izlerken ölecektim gülmekten karnıma ağrılar girdi! cuma akşamları wipeout geceleri düzenlene!  
günün favori şarkısı gelsin içimde yükselen chillout'umsu coşku eşliğinde :Grzegorz Markowski ve Michał Urbaniak ikilisinden Wymyśliłem Ciebie
  

15 Ocak 2009 Perşembe

Hedonik bişi'lerim: duşum, param, kremim

dün akşam duş aldım sevgili günlük, en az yarım saat kaynara yakın suyun altında yıkandım, oyalandım, 'this is not a love song'u jazzdan arabeske bi çok formatta söyledim. allahm nasıl bir mutluluktu o öyle, evet o kadar yoğundum ki itiraf ediyorum 3 gündür yıkanamıyordum. sonra çıktım tarandım, kremlendim, baştan aşağa kendimle ilgilendim bi güzel.. farkettim ki bu kremlenme olayı çok hedonik bişi, mest oluyor insan... artık her duşun sonunda bütün vücudum sıcaktan pespembe olunca açıyorum buz gibi soğuk suyu sonuna kadar, ohh bi güzel irkiliyorum, keyifleniyorum. 

beni sıcak tutan bütün paralarımı götürdüm bankaya yatırdım bugün, sadece üç tane 5lik banknot kaldı cüzdanımda, kendimi bi garip hissediyorum sanki ekranda gözüken rakamlar benim paralarım değilmiş de çulsuz kalmışım gibi hissettim, evet burdan da anlıyoruz ki para araç olmaktan sıkılıp amaç olmaya başlamış hayatımda. ama gelmicem ben bu oyuna, atlaticam en kısa zamanda..

bu akşam sadece sosyal amaçlarla yemek yedim, sadece arkadaşlarımla hoşça vakit geçirmiş olmak için, sonra bissürü aburcubur aldım geldim; deneyelim hadi, tadına bakicam, vs ayağına bi yığında onlardan yedim sonra baktım aynaya sanki sağlıklı beslenirken daha çok kilo alıodum da şimdi böle sağlıksız yedikçe forma giriyodm gibi hissettim. 

evet sevgili günlük farkettim pek de matah bişi olmadı bu seferki dediklerim, ama çok yorgunum bi kaç gündür ve sebebini de buldum, kendi kulağımı çektim, tüketmek yoruyor beni, hele ki hızımı alamayıp kendi kendimi tüketmek genç öldürür beni; ondandır ki, bi süre az kazanıp, az çalışıp, az harcamaya çalışacağım.. tabi kim bilir ne kadar başarılı olacağım...

bu arada acaba hiç tahmin ediyor mudur hayatımı ne kadar etkilediğinin, verdiğim bi çok kararın altında yatan sebep olduğundan, ben bile bunun bilincinde olmadan. Ve acaba kimler var bu dünyada hiç farkında olmadan hayal edemiyeceğim kadar hayatlarını değiştirip yönlendirdiğim..eğer şimdi mutsuzsanız beni affedin...