uzun saçlarımı özlüyorum. artık tarayamadığım ve onlardan kurtulmam gerektiği gerçeği onları karış karış kestirdiğim için boğazımın düğümlendiği gerçeğini değiştirmiyor.
comfort zone, big dreams, malta, jobs to live, gece rahat uyumak, ozlemek, zeytinyagli fasulye ve bitmeyen submitler.
friends etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
friends etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran 2010 Perşembe
saçlarımı özlüyorum
içerikler:
corporate life,
dream,
friends,
hüzün,
neverland,
postgrad,
sabanci,
tatil,
todo,
welcome to istanbul
20 Nisan 2010 Salı
anlatacaklarım
Şu an öyle başım ağrıyor ki, bi anda saplandı ağrı ve yavaş yavaş dağılıyor, hani beyin kanaması filan geçiriyorsam anlatacam diyip de anlatmadan gitmiş olmayayım diye yazıyorum bilog :)
Eğer iş, hayat tarzın oluyorsa biryerden sonra, ve bütün vaktini alıyorsa, en azından hayatının aşkıyla karşılaşmana müsade edecek ve onu yaşatacak kadar esnek olmalı diye düşünüyorum. evet manyağım.
Bi heves aldığım siyah takımlarım bi yerden sonra ruhumu feci boğuyor ve pembeli alice hanımı özüm özüm özlüyorum, gözüm artık neon sarılara, fıstık yeşillere, saten pembelere gidiyor direkt.
Diş doktoruna gitmek o kadar sıradan bi hâl oldu ki benim için bazen saat kaçta gidecektim o hafta onu bile unutuyorum. Ama Belizin bana küçük kardeş muamelesi yapmasını, babasının beni sarılıp öpmesini çok seviyorum artık ve hiç hayıflanmıyorum.
İzmire taşınıp settle olma fikrim bugünkü 45 dakikalık koşum sonrası tekrar birgüzel değişmiştir. Dövmesini yaptıracak kadar içime sindirememiş olsam bile hayat "never settle" düzeni üzerine kurulmalıdır benim için. Ha, şu an öyle mi? maalesef hayır.
Okan'a gittim biloog! Hani bilen bilir (yani bi tek kendim) ben hastasıyımdır okanın, bana çok kafa, çokk beraber çalışılası gelir; ekibine ve üçköşe masasının üzerindeki her sene değişen bilimum garip objeye bayılırım.
Son bi kaç senedir, hatta ilkokulda mcdonaldsda doğum günü partisi verdiğimden beri, doğumgünlerimi kutlamaktan kaçınıyorum galiba, nasıl anlatsam, beklentiye girmek istemiyorum, insanların hatırlamaması ihtimali pek de çekici gelmiyor... dün ofistekilerin doğumgünü kutlanınca bi içim buruldu tabi ama bugün gelen idefix paketi herşeyi kompanse etti, ne süpersiniz olm siz! word cloud yapmış olmanız ayrı bi çoşku kattı bana, üstünde takım elbise kucağında alice'in kitabı elinde bi kart postal ve kocaman bi sırıtışla ofiste dolaşmamın ne kadar acayip durduğunu anlatmıyorum bile :)
uykusuzluktan deli olucam bu arada, yatıyorum kalkıyorum, sanırsın ki hiç uyumadım.
Eğer iş, hayat tarzın oluyorsa biryerden sonra, ve bütün vaktini alıyorsa, en azından hayatının aşkıyla karşılaşmana müsade edecek ve onu yaşatacak kadar esnek olmalı diye düşünüyorum. evet manyağım.
Bi heves aldığım siyah takımlarım bi yerden sonra ruhumu feci boğuyor ve pembeli alice hanımı özüm özüm özlüyorum, gözüm artık neon sarılara, fıstık yeşillere, saten pembelere gidiyor direkt.
Diş doktoruna gitmek o kadar sıradan bi hâl oldu ki benim için bazen saat kaçta gidecektim o hafta onu bile unutuyorum. Ama Belizin bana küçük kardeş muamelesi yapmasını, babasının beni sarılıp öpmesini çok seviyorum artık ve hiç hayıflanmıyorum.
İzmire taşınıp settle olma fikrim bugünkü 45 dakikalık koşum sonrası tekrar birgüzel değişmiştir. Dövmesini yaptıracak kadar içime sindirememiş olsam bile hayat "never settle" düzeni üzerine kurulmalıdır benim için. Ha, şu an öyle mi? maalesef hayır.
Okan'a gittim biloog! Hani bilen bilir (yani bi tek kendim) ben hastasıyımdır okanın, bana çok kafa, çokk beraber çalışılası gelir; ekibine ve üçköşe masasının üzerindeki her sene değişen bilimum garip objeye bayılırım.
Son bi kaç senedir, hatta ilkokulda mcdonaldsda doğum günü partisi verdiğimden beri, doğumgünlerimi kutlamaktan kaçınıyorum galiba, nasıl anlatsam, beklentiye girmek istemiyorum, insanların hatırlamaması ihtimali pek de çekici gelmiyor... dün ofistekilerin doğumgünü kutlanınca bi içim buruldu tabi ama bugün gelen idefix paketi herşeyi kompanse etti, ne süpersiniz olm siz! word cloud yapmış olmanız ayrı bi çoşku kattı bana, üstünde takım elbise kucağında alice'in kitabı elinde bi kart postal ve kocaman bi sırıtışla ofiste dolaşmamın ne kadar acayip durduğunu anlatmıyorum bile :)
uykusuzluktan deli olucam bu arada, yatıyorum kalkıyorum, sanırsın ki hiç uyumadım.
2 Ocak 2010 Cumartesi
yeniyıl baharı
dönüp okuyunca eski postları bazı şeyleri hiç de hatırlamadığımı farkettim, bazılarınıysa sanki şu an oluyormuş gibi tekrar hissettiğimi. bakınca 100küsür yazıya (arada yayınlamadıklarım da olmuş) sığmış koca 365 gün, satırlarca uzamış gitmiş ya da bir kelime de herşey anlatılıp bitmiş.
yılbaşları o kadar garip dönemler ki insan karar veremiyor, dönüp geçmişe bakıp tahlil mi yapsa ya da şimdiden gelecek planları için yola mı koyulsa? o kadar derine inip incelemedim henüz koyduğum hedeflerin neresine varmışım ne kadar neyi başarmışım. çünkü her ne kadar kısacık olsada şu insan ömrü, bence yeterince uzun değildir ömrün 1 yıllık günü böyle bir değerlendirme yapmaya.
şimdi döndüm baktım, dinlediğim bi şarkıdan alıntı yapmışım, ama türkçeye çevirerek. o şarkı neydi bulamadım ve üzüldüm keşke yazmış olsaydım bi kenera ya da o şarkıyı birine mail atmış olsaydım da outbox'ımda dursaydı diye. bu sebeple sadece zamanın bu diliminde neler düşünüp hissettiğimi not alıyorum bugün, geleceğe orjin olsun diye.
geçen hafta ybf yokuşunda yürürken öğrenmekten sıkıldım dedim kendi kendime, sabah 8.30 derse gitmekten bıktım dedim, ve öğrenmeye çalışmaktan aslında. sonra neden burdasın diye sordum kendime, burdayım çünkü üniversite hayatını seviyorum. düzensiz saatlerde spora gidebilmeyi, arada pop-up gibi ortaya çıkan seminerleri, gösterileri, eğitimleri, garip davetleri; başka başka şehirlerden üniversitelerden şirketlerden gelen konuşmacıları, eğitmenleri, öğrencileri kısaca düzenli düzensizlik halini...
içinde yaşadığım beden bana ait değil mi hissi: o kadar çok sırt ağrısı çektim ki son bi kaç haftadır... doğru düzgün hiçbirşey yapamadım ve bedenim bana çok yabancı gelmeye başladı, aynalara görerek bakmaz oldum belki de. göz kapaklarımın aslında kırmızımsı mor bir yorgunluk taşıdığını farkettim bugün mesela ve garip gelmedi görünüşüm ama inan anlamıyorum nedir yani bu kadar yorucu olan?
en güzel yılbaşım: 2010 kesinlikle hayatımın bugüne kadarki en güzel başlayan yılıdır. bütün gün herşey o kadar güzel ve içtendi ki, en ufak bir an bile aklım başka bir yerde olmadı. hiçbirşeyin ve hiçbir kimsenin yokluğunu aramadım. bütün dünya o an benim kapsama alanımdaydı ve etrafımda olup biten dışındaki hiçbirşey ilgilendirmiyordu beni. yeni yıla bu kadar rahat ve bu kadar özlemsiz girmek muhteşem bir duyguydu ve o duygu hâlâ hüküm sürüyor yanaklarımda :)
piecewise notes:
türkçem katloldu- artık tek dilde duygu ve düşünce ifade etme kapasitesine sahip değilim.
finans aslında öyle bir dünya değil-uğruna ölecek kadar sevmeden verdikleri azıcık maaşla finans dünyasına nasıl katlanılır hiç bilmiyorum. you know jonnie, tutulacak sözlerim var daha, kutsal amçlarla girdim ben bu yola.
kanyon- yok öyle bir dünya, v3.01. insanda, kesinlikle alın terinden daha geçerli şeyler olduğu fikrini uyandırıyor.
avatar dünyası - biz kendimizi ne sanıyoruz acaba? ne verdik ki bu dünya'ya bu kadar çok şey istiyoruz??
kendime not: yani madem o kadar büyük çantalar kullanıyor insanlar, ve de herşey bu kadar minyatür artık, üstelik arabayla da seyahat ediyorsun, ihtiyaç duycağın herşeyi yanına alsana a be güzelim:)
içerikler:
avrupa yakası,
bir yıl da böyle bitti,
friends,
kritik
6 Aralık 2009 Pazar
time of my life
hey hey :D
neresinden başliyim bilog,
çok mutluyum böyle güzel bir haftasonu olamaz heralde :) yani insan var, insan var...
ve istanbulu çok sevmeye başladım, gece bu şehir ayrı bi güzel.
sisley elbisem, gri kelebekler, nw-pumps, balkon, fındık-votka, cities, sunseekers, curls on heads, bursa kumaşlarım!, sezar ile kleopatra, kanka, sigara yanığı, tuz-limon-tekila, londra, gel tezkere, mavi polar, bülbül suyu, niye uzun bu ya, porselenzeytin, bambi, keys, sinek ilacı aromalı, bir shuttle'ı, sakız shot, a hug, corporate life, otto...
neresinden başliyim bilog,
çok mutluyum böyle güzel bir haftasonu olamaz heralde :) yani insan var, insan var...
ve istanbulu çok sevmeye başladım, gece bu şehir ayrı bi güzel.
sisley elbisem, gri kelebekler, nw-pumps, balkon, fındık-votka, cities, sunseekers, curls on heads, bursa kumaşlarım!, sezar ile kleopatra, kanka, sigara yanığı, tuz-limon-tekila, londra, gel tezkere, mavi polar, bülbül suyu, niye uzun bu ya, porselenzeytin, bambi, keys, sinek ilacı aromalı, bir shuttle'ı, sakız shot, a hug, corporate life, otto...
lily allen - the fear
içerikler:
alice hanım haftası,
avrupa yakası,
celebrities,
dream,
friends,
gezgin,
istiklal,
sevimlilik abidesi,
staj,
tango,
umut,
usa
31 Ekim 2009 Cumartesi
emotional jetlag
söyleyebildiğim şarkıları ayrı bir seviyorum. kadın sesi kadar güzel ve büyüleyici başka birşey olduğunu düşünmüyorum. yani kuş sesi, akan suyun, hışırdıyan yaprağın sesi de çok güzeldir; ama tarif edebilirsin, benzetebilirsin, farklı zamanlarda farklı yerlerde işitince aynı şeyleri hissedebilirsin. kadın sesi bi ayrı sanki, bir başka "benzersiz"...
insan bedeninin yaşadığı zaman kargaşasını, fiziksel değil de duygularda yaşamak iyi mi kötü mü bilmiyorum ama pek bir garip. yani algılayamıyor insan; geçip de şu odaya tekrar oturduğunda, uyandığımda denize bu kadar yakın mıydım bu sabah, şimdi öğlen esen ılık rüzgar izmirinkiydi de dışarıdaki soğuk yağmur istanbulunki mi diye düşünüyor...
aşk budur bence, yaşamaya olan tutkudur; yıkık dökük harebelerin arasında dostlarında o huzuru sevinci bulmaktır, onlara sarılmak, uzun zamandır görmediğin için önce bi durup kalmak, sonra sanki daha bu sabah beraber uyanmış gibi sohbete dalmak. hormonların hiç işi olmadığı insanüstü duygulardır gerçek aşk.
benim aşkım, "benim insanlarım"adır. annanemin ki allaha, mecnunun ki leylaya...
farketmez: seviyorum sizi lan! :]
şimdi çalışmam lazım... ama zorunda olduğum için değil, istediğim için :]
insan bedeninin yaşadığı zaman kargaşasını, fiziksel değil de duygularda yaşamak iyi mi kötü mü bilmiyorum ama pek bir garip. yani algılayamıyor insan; geçip de şu odaya tekrar oturduğunda, uyandığımda denize bu kadar yakın mıydım bu sabah, şimdi öğlen esen ılık rüzgar izmirinkiydi de dışarıdaki soğuk yağmur istanbulunki mi diye düşünüyor...
aşk budur bence, yaşamaya olan tutkudur; yıkık dökük harebelerin arasında dostlarında o huzuru sevinci bulmaktır, onlara sarılmak, uzun zamandır görmediğin için önce bi durup kalmak, sonra sanki daha bu sabah beraber uyanmış gibi sohbete dalmak. hormonların hiç işi olmadığı insanüstü duygulardır gerçek aşk.
benim aşkım, "benim insanlarım"adır. annanemin ki allaha, mecnunun ki leylaya...
farketmez: seviyorum sizi lan! :]
şimdi çalışmam lazım... ama zorunda olduğum için değil, istediğim için :]
içerikler:
friends,
gezgin,
ieu,
sevimlilik abidesi
6 Ağustos 2009 Perşembe
benim hayalim senin hayalin.
ben paylaşmayı severim, ekmek kırıntısı teorisine inanırım: paylaştıkça çoğalır. hayaller de öyle, sahiplenen sayısı arttıkça büyür, yücelir, gerçeğe daha da yaklaşır. desteklenmek de güzel tabi ama paylaşmak bambaşka.
benim çok uzun soluklu bir hayalim vardı: kendimi bildiğim günden, lise 2'ye kadar: astronot olmak. bu hayalimin peşini rasyonel olmak adına bıraktım, nitekim boyum 1.80'i aşmış, gözlerim 0.50 de olsa bozuk çıkmıştı, astronot olamayacaktım...
uzun süre başka peşinden koşacak hayal edinmedim kendime. üniversite ya da bölüm için çalışmadım hiçbir zaman, hep elimden gelenin en iyisini yapabilmekti amacım, kararı sonuçlar gelince verecektim. erasmusa gitmek uzun uzadıya planladığım birşey değildi; o an bi yerlere gitmeye ihtiyacım vardı, gittim. tango öğrenmek hayalim değildi, aksine ben dans edemem, erkek gibi kızım isimli başka bir teorim vardı, zamanla çürüdü.
ama şimdi gerçekleşmesi için önümde kendimden daha büyük bir engel olmayan yeni bir hayalim var, hayatımın belki de en gerçek hayali...
bilen biliyor herşeyi ne için göze aldığımı.
ha bi de anneme ödetmem travmam son bulacak akbank hesap açacak azar azar taksitle ödenecek. yani son tahlilde sabancı yeni yuvam gibi gözükür. hayırlara vesile ola.
benim çok uzun soluklu bir hayalim vardı: kendimi bildiğim günden, lise 2'ye kadar: astronot olmak. bu hayalimin peşini rasyonel olmak adına bıraktım, nitekim boyum 1.80'i aşmış, gözlerim 0.50 de olsa bozuk çıkmıştı, astronot olamayacaktım...
uzun süre başka peşinden koşacak hayal edinmedim kendime. üniversite ya da bölüm için çalışmadım hiçbir zaman, hep elimden gelenin en iyisini yapabilmekti amacım, kararı sonuçlar gelince verecektim. erasmusa gitmek uzun uzadıya planladığım birşey değildi; o an bi yerlere gitmeye ihtiyacım vardı, gittim. tango öğrenmek hayalim değildi, aksine ben dans edemem, erkek gibi kızım isimli başka bir teorim vardı, zamanla çürüdü.
ama şimdi gerçekleşmesi için önümde kendimden daha büyük bir engel olmayan yeni bir hayalim var, hayatımın belki de en gerçek hayali...
bilen biliyor herşeyi ne için göze aldığımı.
ha bi de anneme ödetmem travmam son bulacak akbank hesap açacak azar azar taksitle ödenecek. yani son tahlilde sabancı yeni yuvam gibi gözükür. hayırlara vesile ola.
12 Temmuz 2009 Pazar
uzun aralar
en son kepten önce yazmışım. şimdi tarihe küçük notlar düşelim dee, bugünler tarihin tozlu devrelerine gömülüp gitmesin.
olaylar şöyle gelişti: 30 haziran günü uyandım alışverişe gittim geldim, biraz güneşlendim biraz yüzdüm sonra toparlanıp çıktım. saati 4 edene kadar ne çektim anlatamam :) sonra zaten çook hızlı geçti zaman o ayrı. cansu'dan derece öğrencilerinin ailesi için protokolde sınırsız yer ayrıldığını öğrenince bi sonraki mezuniyette ne yapip edip birinci olmayı kafaya koymuştum ki sahneden inip de babamları bıraktığım yerde bulamayınca vazgeçtim. hayır yani sevgili babacım, kaç mezuniyet gördün acaba? kardeşlerininkine mi gittin yeğenlerininkine mi torunlarınkine mi? yani bu sülelede ilk mezun benim afedersin. az daha oturup beklemeliydin bence. nitekim ne cüppemle ne diplomamla ne de ailemle bi fotoğrafım yok, tebrik ederim... aslında bu konudaki hassasiyetim geçti çoktan ama dedim ya unutmayalım diye not düşüyorum buraya.
sonra efenm ben kep atamadım, elimden düşüverdi çünkü :)
çeşme gündüz tekneyle koyları gezmek, kumlu denizde yüzmek, gece de ılıca'da yemek yiyip ayayorgide club'a gitmek için süper ama ben alaçatı'nın o bembeyaz dar sokağında nemli saçları, hafif yanık tenleri, mis kokan parfümleriyle salınan insanların arasında aheste aheste dolaşmaktan daha mutlu olduğumu söylemeliyim. birgün alaçatı geceleri için döneceğim.
bu arda o kadar çok yolculuk ettim ki, yol kusmak üzereyim artık, en son istanbuldan da döndüğüm de 3 günü tek gün sanarak yaşadım, o derece.
sabancıyı çok sevdim, hocaların cv'lerine bakınca ağzı açık kalıyor insanın hele o kadar alçakgönüllü ve samimi karşılandıktan sonra...
ey gmat, hayatımda hiçbirşey karşıma senin kadar çok "ama" olarak çıkmadı. diğer herşey "ok" bi sen "ama". benden de sana bir "ama" gelsin öleyse:
"sen beni bu kadar üzdün ama, sooner or later you'll pay back..."
biraz da geyik: tarot destesi aldım kendime efenm. bi o'num eksik kalmıştı şimdi tamam oldu, iyi de bakıyorum ha tutuyo açtığım kartlar ona göre :]
son olarak... bundan sonra birilerini sevmeye vaktim olacağını sanmıyorum....
hoşçakal.
olaylar şöyle gelişti: 30 haziran günü uyandım alışverişe gittim geldim, biraz güneşlendim biraz yüzdüm sonra toparlanıp çıktım. saati 4 edene kadar ne çektim anlatamam :) sonra zaten çook hızlı geçti zaman o ayrı. cansu'dan derece öğrencilerinin ailesi için protokolde sınırsız yer ayrıldığını öğrenince bi sonraki mezuniyette ne yapip edip birinci olmayı kafaya koymuştum ki sahneden inip de babamları bıraktığım yerde bulamayınca vazgeçtim. hayır yani sevgili babacım, kaç mezuniyet gördün acaba? kardeşlerininkine mi gittin yeğenlerininkine mi torunlarınkine mi? yani bu sülelede ilk mezun benim afedersin. az daha oturup beklemeliydin bence. nitekim ne cüppemle ne diplomamla ne de ailemle bi fotoğrafım yok, tebrik ederim... aslında bu konudaki hassasiyetim geçti çoktan ama dedim ya unutmayalım diye not düşüyorum buraya.
sonra efenm ben kep atamadım, elimden düşüverdi çünkü :)
çeşme gündüz tekneyle koyları gezmek, kumlu denizde yüzmek, gece de ılıca'da yemek yiyip ayayorgide club'a gitmek için süper ama ben alaçatı'nın o bembeyaz dar sokağında nemli saçları, hafif yanık tenleri, mis kokan parfümleriyle salınan insanların arasında aheste aheste dolaşmaktan daha mutlu olduğumu söylemeliyim. birgün alaçatı geceleri için döneceğim.
bu arda o kadar çok yolculuk ettim ki, yol kusmak üzereyim artık, en son istanbuldan da döndüğüm de 3 günü tek gün sanarak yaşadım, o derece.
sabancıyı çok sevdim, hocaların cv'lerine bakınca ağzı açık kalıyor insanın hele o kadar alçakgönüllü ve samimi karşılandıktan sonra...
ey gmat, hayatımda hiçbirşey karşıma senin kadar çok "ama" olarak çıkmadı. diğer herşey "ok" bi sen "ama". benden de sana bir "ama" gelsin öleyse:
"sen beni bu kadar üzdün ama, sooner or later you'll pay back..."
biraz da geyik: tarot destesi aldım kendime efenm. bi o'num eksik kalmıştı şimdi tamam oldu, iyi de bakıyorum ha tutuyo açtığım kartlar ona göre :]
son olarak... bundan sonra birilerini sevmeye vaktim olacağını sanmıyorum....
hoşçakal.
13 Haziran 2009 Cumartesi
bu bir veda mıdır sana?
öyle olmasa? olmaz mı... hani gerçek hayat şimdi başlıyor ya, herşey asıl şimdi gerçekten başlasa olmaz mı, ben tutamıyorum gözyaşlarımı içimde.
ne kadar güzel, o kadar zor... aslında buraya milyonlarca satır yazıp anlatmam lazım, sabahlara kadar oturup konuşmam lazım herşeyin tam olması için ama hepsi benim içimde kalıyor şimdi çıkaramıyorum, ölüp gitsem toprağa gömülse hepsi, inan çok yazık olacak çünkü içimdekiler o kadar güzel ki...
hayallerimin efendisi'yim galiba bugün, sadece hayel etmekteyim, sonra da onları efendi efendi izlemekte... oscarlık performans sergilemek değil benim asıl istediğim, hollywood yapımı olmasın lütfen benim hayatım, tiyatro olsun varsın bütçesi düşük, seyircisi az, saati absürt bir saat olsun gelmek istemesin herkes ama gerçek olsun; samimi, sıcak, iç içe, göz göze...
kahretsin ki gitmek hiç de o kadar kolay değil hiçbir zaman, gideni uğurlamak arkada birini bırakmaktan inan daha az acıtıyor insanın canını...
Ey daha çoook olan göreceğim o güzel günler! umarım bütün bunlara değersiniz çünkü sizi görmek uğruna siz hiç bilmeseniz de ben neleri neleri arkamda bırakıyorum... ölmek kadar doğal gerekli ve seçeneksiz bir şekilde...
...belki hiç sölemedim ama... ben hepinizi çok sevdim!
okulum!: seni çok sevdim, herkes sana gıcık kaptı, herşeyine bir kulp taktı, ben de çok kızdım sana yeri geldi belalar okudum "bok" dedim "böcekli bok", ama ben çok mutluydum senin içinde, sen benim dünyamdın, sabah erken uykusuz gözlerim akarken, akşam yorgunluktan ölmüş, suratım düşmüş hâlâ ders dinlerken, akşam 10larda pazar sabahları 8.30 sınavlara girerken, o sınavlardan çıkıp yapamadım o soruları kahretsin derken bile mutluydum ben senle.
izmir!: deniz kokan yârimdin, güneşi kocaman turuncu doğan... baharlarda hep mahvettin beni, ilk baharda alerjilerimi azdırdın, beni ilaçlara muhtaç bıraktın yaşamak için. son baharlarda iliklerime kadar ıslattın, ama seni izmir yapan da buydu ya hem güzel hem hırçın'dın. trafiğinle çok yordun beni ve o gelmeyen eski dökük 169larınla, bozuk kaldırımlarınla ve bir zamanlar körfez kokularınla... ama martıların vardı senin, sabah 7.20 vapurların, kendimi başka başka diyarlarda hissettiren yalnız yürüdüğüm sahillerin... gevrek dediğin simitlerin, kaynana sopası dediğin gevreklerin vardı, bir de atıp duran asfalyaların... ama hep yeşildin, hep iyot koktun, viyanada bile burnumda tüttü o kokun, gülen sıcak yüzün.
çaba!: ben çok sevdim seni, hiç anlamadığım bir şekilde yer ettin içime. ben hep anlamaya çalıştım seni, senden en çok nefret ettiğimde bile toz konduramadım, yapamadım. hep güçlü oldum sana karşı çünkü bu bir güç savaşıydı, umursamaz göründüm ama her detayına kadar umursadım, kızdım, kıskandım, paylaşamadım, bıraktım, vazgeçtim, tekrar istedim, sevdim, özledim, kinlendim, nefret bile ettim, inat ettim, kırdım , yıprattım bilerek ya da bilmeyerek.. bazen oynadım bazen kendimin bile şaşacağı kadar kendim oldum, bütün maskelerimi kılıflarımı kaldırıp atıp bir kenera... en büyük mutluluklkarı da en büyük hüzünleri de sen yaşattın bana, bi çok hissi ilk defa tattım senle ama sen bunları hiç anlamadın, hiç görmedin, hiç bilmedin... düşüp dizini sıyırmış etrafında tutup kaldıran kimse bulamayınca oturup kendi kendine acısını emen küçük bir çocuktum ben sana geldiğimde yüzümde olgun insan maskesiyle... belki de bunun için oldu herşey. belki zaman, belki mekan, belki de ben yanlıştım, ama yanlış bir tekti, doğrular birçok...
tunca!: sen benim izmirdeki kardeşimdin, hep çok özeldin hep öyle kalacaksın, nasıl böyle olduk sorsalar anlatamam ama seni kırıp üstüne gülüşlerim bile sanma ki içimi acıtmaz, ben böyleyim be güzelim, anlatmaya gerek yok kendimi sana, seni sana, beni bana... diğer hepsi biryana sen biryana bu okulda... çünkü o en dipte olduğum günlerde bile sen çektin hep beni yukarı sen bunu bilmesen de... sana veda etmiyorum bugün burada, çünkü böle birşeyin olacağına inanmıyorum hiçbirzaman. sen nereye ben oraya... lütfen mantıklı kararlar ver, sürükleme beni peşinden oraya buraya :D
işte böyle neşe küpüm, bugün 12 haziran, 2009, cuma... bir devir bitiyor, yenisi...?...
11 Haziran 2009 Perşembe
9 Haziran 2009 Salı
esra the 2 metre
canım sıkılıyor, zaman geçsin istemek mânâsız çünkü şu kalan azıcık zaman ömrümden ömür götürüyor, sadece keşke zaman dursa ve geri gitse, herşey uykusuz hergece proje yapmak olsa, böcek soksa, acildeki doktorlar gelip tekrar tekrar bi böceğe bi bana baksa, "ah küçük kız" dese içinden hepsi, hem ders hem sınav olsa ben yetişemesem, ve bir sebebim olsa dersim vardı ondan diyebilsem vs.
aslında dün itibariyle geleceğimi ciddi ölçüde etkileyeceğine inandığım sınavlar bütününü çook ama çok gerimde bırakmış olsam da yine de önümde beni bekleyen, 2 si yarın olmak üzere 3 ödev teslimi, 1 proje sunumu ve 2 sınav var. her ne kadar onlara karşı hissim "none of my business" tadında olsa da "not who but esra cares" durumu mevcut yine üstümde. ama gel gör ki bu hissi bu sefer nbu hissin ne kadar tarif edilemez olduğunu bile tarif edemicem, öle böle değil, çok feci.
mezun olmakla ilgili üstümde ki genel sıkıntının sebebi, en iyi yaptığım işi yapmamın artık benden beklenen birşey değil de benim keyfi kederime kalacak olması olabilir diye düşünüyorum.
üzgün olduğum bir konu var ki eklemeden geçemeeceğim, ben hâlâ insanları anlamıyorum, yani yazık günah değil mi bunca yaşanmışlığa, çalışılıp öğrenilmişliğe, ha? burda bahsi geçen anlamamak sadece insani ilişkiler değil aynı zamanda akademik bağlamda da alınmalı, yani ben en iyisi olarak başladığım şu bölümü bitirirken, en iyisi olduğum dersin(ki kendisi policy olur) final sınavına 3 gün çalışmış, notlarım kitleler tarafından hatmedilmiş, sabahlara kadar konuları diğer insanlara anlatmış biri olarak, o final kağıdına bakıp da, "acaba bunu mu demek istiyor" diye terettüt ettiğim an "boşuna mezun oluyorum" dedim.
belki de hiçbir zaman herşey yeterince iyi olmayacak.
bunlar "cons" du, şimdi de biraz "pros"a bakalım.
mesela şu an ayağımda, yatarken komidinimin üstünde yatağımın başucunda olacak bir çift lacivert pabucum var artık. topluma verebileceğim rahatsızlığı düşünmedim değil topukları yüzünden ama düşünüp taşınınca sonunda yine aynı sonuca vardım: madem bu adamlar bu numaraları böyle topuklu üretiyor, bana da alıp giymek farzdır. çok zaruri durumlar için bir çift de kırmızı düz tabanını sipariş ettim gelecek, endişeye gerek yok.
acı gerçeği söliyorum benm de göbeğim var! ama biz böyle mutluyuz :)
yarın neredeyse yılı bulmuş süründürerek süren çilemin kısmetse finalini yapıyoruz ve kanal tedavimi bitiriyoruz. herşeyi biliyosun, her konu da beyan edecek bi fikrin var ama bi şu dişlerinin derdi ne bulamadın dediğinizi duyar gibiyim, ama yanıldınız onu da buldum: "RMD" (repetetive motion disorder) efenm bunu da hrm çalışırken keşfettim, yapılan işe bağlı olarak ofislerde insanların yaşadığı rahatsızlıklara verilen genel isimmiş, bilgisayarcıların bileklerinin rahatsızlanması vs gibi. ben de "live to eat" motto'suna sahip bir birey olarak yemek yemeyi iş hâline getirdiğimden böyle bir sorunla karşı karşıyayım, tamamen profosyonel benim bu diş derdi yani.
sanırım bu kadar geyik size yetmiştir, hadi şimdi hepiniz işinizin başına! hiç inkar etmeyin biliyorum, yapılacak onca iş beklerken oturmuş blog okuyorsunuz!
öperim sizi
imza:
esra the 2 metre :)
1 Haziran 2009 Pazartesi
kız sus tut at, içine içine
yazasım varken zaman yoktu, zaman geldi buralara yazasım kaçtı gitti biyerlere. projeler için o kadar çok okuyup o kadar çok yazıp çizdim ki, neşeküpüne takatim kalmadı heralde :)
bir çağa yakışır bir final oluyor son günler, uykusuz hergece, koşuşturmaca stress vs. tam esralara lâyık haliyle :)
gitmeden, veda etmeden varsa sorup da öğrenmek, diyip de kurtulmak istediğin kelimeler aklının bir köşesini meskan tutan, sal gitsin dedim, dökülsün ortaya. susma ıssız gece gibi, tutma içinde; allahın bildiğini gerek yok kuldan saklamaya...
ama attın sen içine içine, söylene söylene kendine, sadece bir çift kelime döküldü, içine attıklarının tam aksine.
yazmayarak anlatıyorum bundan ötesini, aynen bazen susarak konuştuğum gibi.
herşey normal.
11 Mayıs 2009 Pazartesi
gün gelecek
herşey geçecek, ya da herşey bitecek...
heyecanı bunun bambaşkaydı. istedim ve de yuttum o tozu, sahnedeydim artık.
ben bugün bunu gördüm: gmat insanın biryerlerine kaçarmış. ha o 720'i alacak mıyım? onu zamanı gelince göreceğiz.
hayatı konuştuk özgeyle bugün, işleri, dertleri, güçleri, sınavları, stresleri, ilişkileri... anınca beraber geçirdiğimiz günleri, insanın hiç mi hiç gidesi gelmiyor bir yerlere, yapışıp kalası geliyor olduğu yere şu memlekete, ama ne zaman ki attım ben adımımı kapımdan içeri, gördüm bazı şeyler artık gerçekten baymış beni. ben muhabbetin neşenin ama en önemlisi pozitif enerjinin bol olduğu ortamları ne kadar seviyorsam, bir o kadar da kendi kişisel alanıma muhtacım kimselerin karışmadığı, el dahi sürmediği.
hayat belli bir noktaya geldikten sonra, başladığın yere dönmek söz konusu olunca pek bir korkutuyor insanın gözünü...belki de dönülmez bir noktaya gelmekten daha iyidir ama bunca zaman kendi yolunda gidip de, artık misafir gibi hissetiğim eve dönmek zor geliyor bana, sonuçta iç işlerinde bağımsız ama dış işlerde anlaşma ve yasalara tabi küçük bir eyaletim orada, burada başlı başına hükmünü süren bir devletken...
8 Mayıs 2009 Cuma
en güzel yorgunluk,mutlu yorgunluk :)
uzun zaman sonra, ki en son ne zaman bu şekilde yorulmuştum hatırlamıyorum, eğlenmekten yorgunum ve isyan eden bedenim zihnime hiç bir acı hissettiremiyor.
bu haftaki 7. "neden manken değilsin ki sen, senden negzel manken olur ki" tepkisinden sonra yok artık dedim, bu kadar da olmaz, heralde bu bana ilahi bir mesaj, ve bugün itibariyle BED'imi bıraktım, umarım işe yarar.
aslında o kadar çok şey düşündüm hissetim ve yaşadım ki çok yazasım var ama uyumak, sarılıp yastıklarıma mis gibi uyumak, çok daha çekici geliyor şimdi.
kısa kısa: money supply, bu ödeve ne biçsek, şenlik mi o da ne, tırt, kolbastı sahneyi gençler bastı, database, final countdown, bahar geldi hoş geldi bahçeme benim kiraz geldi, kartpostal, kostüm saç baş, kaç kişiyiz, roka salatası berbat, sütlü sinirli kinderbueno, mis gibi deniz, çığlık at!, hindistan cevizli vişnesuyu, birdirbir, 10 kat top, burası benim ben varedenim, vazgeçme yaparsın, herşeyin bir sebebi var, ve sahne bizim...
yarın görüşürüz, iyi geceler ;)
14 Nisan 2009 Salı
iyilik yap denize at bu sefer de üzerine sıçrasın
aynen öle, hadi diyelim tutamadın kendini yaptın yine bi iyilik, hatta ve hatta kaldırdın denize attın o iyiliği, hani "ben küçük şeylerin hesabını tutmam" dedin içinden, gel gör ki üstüne sıçrıyor, bi de yetmezmiş gibi ağzına yüzüne dolduruyor yosunlu tuzlu suyu. yok ama, suç ne denizde ne de iyilikte, suç o hataya düşüp iyilik eden ben'de.
hani film'de Dom diyor ya, 20% melek 80% şeytan (al sana bir parito daha, hayatım parito) o meleği de ancak gözlerinin içine bakarsan, en derinine inersen, ister de ararsan, arar da bulursan görürsün diye; işte ben de o hatunlardan olucam sonunda, bi de gözlük takıcam ki gözüme inemiceksiniz hiçbiriniz derinimdeki meleğime.
bir şeyi yapmak için birilerine muhtaç kalmaktan nefret ediyorum, işte sırf bu yüzden heran bırakabilirm seni tango!
tam da spor ayakkabılarım, bol şortlarım, koyu ojelerim, kısık bakışlarım, paradise lostlarım, rock metal gruplarım geri gelmişti, ben de anlamamıştım bu chill-out, passion tango halimle, iyi oldu bak şimdi, bi de sen kızdırdın beni verdiğin notla k.çımın kaynakçısı, rise of the fallen gibi bi chapter çekicem sana aklın hayalin duracak.
ha bu arada, tübitaktan burs alacak 121 kişi var ya; işte onlardan biri benim.
10 Nisan 2009 Cuma
mezun olmuş gidiyorsun, bana veda ediyorsun
iki hafta önce, kepli fotoğraf için sıra yazdırırken daha çoook var gibime gelen bugün, geçti de gitti, oldu da bitti, üstüne bir de maaşallah... pek bi içime sindi, boşuna strese sokmuşum kendimi.
günler o kadar uzun ki ve bi o kadar da kısa, hem çok dolu dolu hem de pek yetersiz : hugoboss, kurumsal kimlik, mekanım space camp olsa, delphi batsa, mt rotasyonu, iç eğitmenlik, bilişsel danışmanlık, sıcak iklim, florida, sen çalışkan kızsın, yaparsın kendi kendine hayale dönüştürme, kurabiye kurabiye kurabi-ye, balosuz mezuniyet, gençler buraya eller havaya, bahar, 24 derece o derece!, piknik, enginar, zeytinyağlı, cesur yeni dünya, alfa olduğum için çok mutluyum gerçi epsilon olsam onun için de mutlu olurdum (saçma), uyku, rüya, bospa, saten nevresim her mevsim, bence de genau...
maria mena - just hold me
8 Nisan 2009 Çarşamba
you really CAN do whatever you want
insan sadece mutluysa aklı bulunduğu zamandaymış; sağlıksız, uykusuz ya da mutsuz olduğu durumlarda zihin sürekli geçmiş ile gelecek arasında gelip gidermiş, ki vucüttaki gerilimi, stresi, tüm o başağrılarını da yaratan buymuş. çok değil bir zaman önce "geçen sene bu zamanlar" muhabbeti yapmaktaydım mütemadiyen, nezaman kendimle kalsam ve zamanımın muhasebesini tutmaya başlasam hep kendimi "geçen sen bugün"de buluyordum. ama nisan geldi geleli artık kendimi hep nisanın başında buluyorum, az önce ekranını karşısında "geçen hafta bugün" diye düşünmem gibi...
evet hocam haklısınız, yetişemiyorum ben bu kadar derse, hepsini gerçekten öğrenmiyorum, sadece ihtiyacım olan kısmını alıp koyuyurum zihnime, çoğunu da sadece kısa bir süreliğine, sonra unutup gidiyorum hepsini, ne de olsa bu insanların değer verdiği, o diplomanın ne ifade ettiği değil, kağıt parçasının kendisi.
viva görkster!
2 Nisan 2009 Perşembe
growing silence will speak for her
dün çok uzundu,
bugün gün çok uzun,
gün uzun, ben uzun, işim uzun,
nedir ey hayat senin benimle mevzun?
aslında o kadar kısadır ki,
ömür kısa, gün kısa, kalan vakit kısa,
sen neden davranıyorsun ki böyle bu kıza?
-esra,
sen artık oturup biraz da derslerine çalışsana...
dii mi ama?
29 Mart 2009 Pazar
öyle biri olsun istiyorum ki
hayatımda, mesela benim yerime düşünsün bi çok şeyi, mesela çamaşırlarımı yıkasın, ütülesin bi güzel, sonra da birbiriyle daha uyumlu olanları biraraya koysun, hem de hava durumu ile o gün vakit geçireceğim ortamın ısısına göre kombinlesin altla üstü ve ben hiçbir sabah ne giyicem bugün diye mal mal açıp bakmayayım dolabıma bi daha. hatta gitsin benim yerime alışveriş yapsın bilsin neyi severim, ne bana yakışır, neye ihtiyacım var vs. sonra bi de günlük, haftalık aylık listeler çıkarsın bana desin ki: esra, şu gün şunun başvurularının songünü, esra sevdiğin grubun konseri bugün burada vs. sonra da ben istemeyince yok olsun gitsin hayatımdan.
kısa kısa bu hafta: kefi milonga, böğürtlenli şarap, se'de bu sefer mercimekli köfte, tsm ve 3 güzel sesli kadın, cips-bira-çikolata, özge, kendin edip bulmaca-davetsiz kalmaca, özge, sen annemi ağlattın, penti!, m&s autograph pabuçlar, havaalanı, kaza sigortası...
23 Mart 2009 Pazartesi
kalan 10 günde bunu başarabilir misin sence?
merhaba sevgili neşe küpüm,
korkma bugün aşık kız triplerinde yazmicam sana, nitekim gerçek hayatın o denli pençesindeyim ki yazamıycam. zaman bazen o kadar baskıcı ve acımasız oluyor ki, sarıp sıkıp canımı acıtıyor, sonra da hiçbirşey olmamış gibi hafifleyiveriyor birden, sanki dalga geçer gibi, neden o kadar strese girdin ki der gibi. sonunda oldu da bitti maaşallah, hatta boş boş oturacak vaktim bile kaldı bu akşam bi dünya, blog filan okuyup resmini beğendiğim eyaletlerden kendime üniversite bile baktım di mi, öle işte.
konuşurken tek dil kullanmakta bariz bir problemim olduğunu farkettim, evet ben de türkçeyi katledenlerdenim. ingilizceyi kullanmak ya da ispanyolcayı/ almancayı aslında sanal gerçeklik psikolojisi yaratıyor galiba bazen. nasıl ki internette gerçek hayatta dile getirmeyeceğin şeyleri bağıra bağıra yazma cesaretini buluyorsan, konuşurken araya kattığın diğer dillerle de bunu yapıyorsun galiba.. "herşey çok güzel de biraz put-on-weight durumu var sende" demek, "yahu sen kilo almışsın işte" demekten daha hafifletici gibi sanki.
şimdi dön bak arşive kim bilir kaç tane lisansüstü eğitim hayali paylaşmışım seninle, ama sor bakalım kaç yere başvurdun diye, tabiki koca bir sıfır tane! dersleri kategorize etti tunca bugün marketing'i çok seviyorum ama ben öyle vıdı vıdı konuşamam, az laf çok işlik dallar daha bana göre: mis, om, logistics gibi dedi, beni de derin düşüncelere sevk etti. ben o dersleri çok iyi anlarım, pek de güzel yaparım ama hiç sevmem, bu durumda "çok laf az iş"cimiyim ben?
özgün'ün doğumgünü, kutladığım en güzel, en spontane günlerden biri oldu, herşey bir gaza getirme-gelme zinciri olarak vuku buldu, çok da iyi oldu.
geçen sene bu zamanlar ne yapıordum bilior musun? bilmesen de olur, çünkü şu an benim umurumda bile değil.
iyi geceler.
20 Mart 2009 Cuma
in an ordinary day, the extraordinary way
iki gündür bir durgunluk var üstümde, mutsuzluk değil ama öyle, ki bugün yediğim dev milka çikolata bile çözüm olmadı halime. gerçi sabah hoplaya zıplaya neşe kelebeği modunda kalktım o ayrı.
şimdi gel gelelim durgunluk altyapısı oluşturabilecek olası sebeplerime: tunca; şu okuldaki muhtemelen en değerli insan; andaç almayacakmış, efenm neymiş zaten görüşmek istedikleriyle görüştüğünde onlar hakkında ne hissettiğini yüzlerine söylermiş, bir de andaça yazıp 7aleme duyurmanın ne mânâsı varmış: bu biiir.
ikincisi; neymiş efenm ben hocaya yaranmak için öle demişmişim; çok pardon ama kimle karıştırıyorsunuz beni, ben mi hocaya yaranmaya çalışacak mışım? hangi sebeple acaba? sakın mezun olur olmaz başına kurulacağım, babamın bir şirketi olmadığı; tamamen kendi imkanlarımla, daha doğrusu alnımın teri, bileğimin hakkıyla söke söke okuduğum için olmasın?? mantıklı bulduğum, saygı duyduğum insanlardan böle bi tepkinin gelmesi en çok acıtan tarafıdır canımı. nasıl ki siz orada işinize gelen şeyi, düzeni değiştirmek pahasına savunuyorsanız, ben de gayet düzgün bulduğum düzeni korumak yönündeki yorumlarımı sesli bir şekilde ifade etme hakkına sahibim.
durgunluğumun bir başka sebebi yazılım sınıfımdaki çatlak gençlerin aralarında maç yapıp, yenilen tarafa aldırttıkları 7 kilo! baklavayı derse getirmeleri, bizim de burnumuzdan gelene kadar kutu kutu baklavaları yemiş olmamız, sonucunda da komaya girmiş olmamız olabilir, bilemiyorum :)
form'um 10 numaraymış korumam lazımmış, yüzme işi de yattı, bişey yapmalı.
mütevazilik abidesi, genious insan, akademik idolüm, kendimizi kendimize harcattırmayacağının mesajlarını verdi bugün ve dedi ki : "never settle for less than you deserve".
i won't settle hocam, also i won't settle leila'cığım ;)
bir de zihnimde otoyollara yönelik öyle bir duygu var ki, maalesef karşı koyamıyorum ona, ve sevdiğim kadar da nefret ediyorum bütün otoyollardan, çünkü mesafeleri kısaltıp kavuşturdukları kadar da hızlı oluyor, biten yolların sonunda ayırmaları...
burkulan bir iç, her otoyollu sabahta;
beraber yenmek için saklanmış bir kutu çikolata,
ve esra yollarda, çünkü ortaçgil bu gece burada...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
