mif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2010 Pazartesi

drenched in pink

Normalde adetim değildir buraya foto eklemek ama böyle bi motivasyona ihtiyacım olacak bir döneme giriyorum.

Ders çalışmak zorunda kalmak problem değil; senelerce çalıştım, yine çalışırım, koymaz. Ama şunu anlamıyorum; bir insan bi konuda iyidir, iki konuda iyidir ama bütün konularda da değildir. Bence MiF buraya kadarmış, bundan sonrası zorlama. sırf 4 dersin ismi "special topics in finance" hani "biri gelir içini doldurur nasılsa" dersleri.

Çok büyük hayal kırıklığı yaşadım ben bugün: sanki aylardır piyasa denen jungle'a tek başlarına salınmış masum gençler biz değilmişiz de, daha geçen cuma orda dersteymişiz gibi bi halle derse başlandı. şaka olsa gerek dedim, insan bi sorar nasıl geçti stajınız naptınız diye. daha bizi göndermeden yerimizi doldurmanın derdine düşmüşsünüz. ben burda kendimi ne kadar yırtsam bi faydası yoktur ama yinede "break time" diye bişi var hacı! hele bi çek ayağını gazdan da nefes al, bi zahmet bi gözlerimizin içine bak, göreceksin orda deriiin bir boşluk var belli bi saatten sonra.

1 Şubat 2010 Pazartesi

wish it's just pms

Çünkü böle dişlerim dökülene kadar gıcırtadasım var, 5 dkdan uzun düzgün konuşamıyoruz mif eşrafıyla nedense...

what-so-ever.

Görüşmeyeli turizm sektörüne şöyle bir geri dönüş yapıp geldim okula sevgili bilog, bu arada kampüs hâlâ boş, insan yok, yağmur çok, rüzgar çok, sıkılıyorum anliycaan.

Son güne bırakmicam, hemen çalışıp yapayım diyorum ama delirmek üzereyim. dersi dinleyip, notumu alıp üzerine, gelip kitabı hatmedip, not çıkarmış olmama rağmen soruları çözemiyorum. Hayır ben değilim diğerleri gerizekalı, niye kimse bu şöylemi diye sorduğumda bi cevap ver(e)miyor ki??

sevmeye sevmeye, hırs uğruna herşey bi yere kadar tabi.

Babamı düşündüm bugün yine, yıllarca çalmaktan yorulan ve sinirleri yıpranan ellerini, 20 küsür senelik yaşamışlığımın borçluluğunu, daha da bi sinir oldum. Ama bunların hepsi gerçek değil, bir çoğu applied case study... örnek olsun, daha geniş bakış açısı kazandırsın diye.

çok güzel şeyler konuştuk bugün "bebito"yla umarım unutmayız bütün bunları...

ve oteller: bir harika.

bir de staj bulmam lazım, staj bulmam lazım, staj bulmam lazım...

20 Aralık 2009 Pazar

cezayir ile mano

bütün hafta dışarı çıkıp dolaşma hayaliyle yaşadıktan sonra, yağmurlu bir cuma gününü proje yaparak geçirdim. cumartesi tam da burakların iddaa ettiği gibi günlük güneşlikti; ben yine proje yaptım...

içimde kalmadı değil hani çıkıp dolaşmak ama en azından gece taksime indik de sabancıdan bi nebze olsun uzaklaşmış oldum. finanstan bu kadar uzak ama tamamen kontrolüm altımda olan birşeyi araştırmak, düşünmek, hayal edip geliştirmek inanılmaz zevkli. kendini firmanın içine koyup işleri yürüttüğünü varsaymak ve ona göre raporu yazmak, neden ve ne kadar doğru bir kararla işletme okuduğumu bir kez daha gösterdi bana.

şu an tek sıkıntım omuzlarımda bir yük duran akın hocanın ödevidir. kendimin olsa yapmazdım yine muhtemelen, MM propsition & agency theory bana pek uygulanabilir değil yani, ben işin içine başkası girince daha sorumlu oluyorum. evet bu da benim "özdisiplinsiz" kişiliğimin münasır tarafıdır. ama ne biliyor musun blog, 1 haftadır diyetteyim ve ihanet de etmedim programıma, sırf o en büyük eksikliğim olarak NeoPi-R zımbırtısının yüzüme vurduğu disiplinsiz tarafımdan kurtulmak için yapıyorum bunu.

Sertab'dan private emotion dinliyorum. ama biliyor musun, aslında her his o kadar özel ve benzersiz ki: karnının mütemadiyen aç olması hissi, sokaktaki ağlayan kıza dayanacak bir omuz verme hissi, ya da yumuşacık kısacık saçların parmakların arasında süzülürkenki hissi... yaşamak güzel şey, istanbulda bir gün gezeceğini hayal etmek de.

istanbulun görünmeyen bir yüzü var ki inanılmaz güzel. yani kendi başıma hayatta girmeyeceğim yollara arkadaşlarımla gidip sonundaki o muazzam güzellikleri görmek inanılmaz güzel. dünün kahramanları cezayir lounge ile mano'ydu.

çok özledim blog fotoğraf makinem, çantam, spor ayakkabılarım ve haritamla sokakları arşınlamayı. topuklarımı seviyor olmam düzlerimi özlemediğim mânâsına gelmez, özlüyorum hem de eşekler gibi...

ve sırtım bilmem kaç zaman oldu hâlâ ağrıyor: oturmaktan.

corporate meetings, winey the pooh, başka dilde aşk, lüle lüle, lean things offered, rodrigo leão, serenade from stars, econometrics,

12 Aralık 2009 Cumartesi

17. kat

dün akşam saat 10'a gelirken, çoğumuz hâlâ CAFE'de, önümüzde bilgisayarlar ve laptoplar, "bu soru sana geliyor" şeklinde iletişir, arka planda insanların konuşmaların, kulaklıklarımda listen to yourself: coldplay X&Y çalarken, bir an için durdum ve gülümsedim. ileride bu yorgun -uykusuz aç - pc başında "ama- peki o zaman bu- hmm tamam şöyleymiş" diyişlerimizi bile özleyeceğimi farkettim, ve olabileceğim daha iyi bir yer gelmedi o an aklıma çünkü mutluydum.

ve bugün ilk defa tamamen kendi başıma istanbuldaydım. şehri sevmek, kendini rahat hissetmek ve alışmak için gerekli olan da buydu sanırım. metrobüs inanılmaz birşeydi. köprüye kmler kala başlayan o trafiğin yanından yağ gibi akıp geçerken hem utandım hem zevkten dört köşe oldum, hem de o trafikte arabada geçen zamanlarıma yandım.

arada senaryolar yazardım kafamdan, o anda çok kötü bişey olsa, önce kimi ararım ne derim gibi. köprüden geçerken o kadar şiddetli rüzgar ve yağmur vardı ki resmen camdan dışarısı görünmüyordu ve koca metrobüs savruluyor, gıcırdıyordu, hemen hollywood yapımı seneryolarımdan biri daha belirdi zihnimde, ama bu sefer farklıydı, arayacak kimse gelmedi aklıma, kimseyi aramak istemedim. zaman değişti, ben değiştim.

dışarıdan bu kadar sıkıcı aynı zamanda bu kadar da çekici gözüken başka birşey olabilir mi bilmiyorum ama corporate life ve onun bileşenleri, burger king'in ateşi misali seni çağırıyor.

mentörümün "academic excellence is a given" demesi, çalışmak için başka bir sebeptir bana.

bilmediğim birşey öğrendim mi bugün bilmiyorum ama, güzel bir gündü benim için.

26 Kasım 2009 Perşembe

seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere*

yalan...

bi öyle sevemedim seni e be mif, kendimi mecbur ettiğimdendir gelerim her dediğine. kapanıp da odama çalışmak hiç de zevk vermiyor inan, nerde o consumer behavior'lar, data structures and algorithms'ler...

kardeşim himym, anam aşk-ı memnu izler, babam 5. rüyasını görürken, ben bankaların ne yaptığıyla inan hiç ilgilenmiyorum. externalities ne demek ki hem?

amaçsız araç yaşamlar, çok can sıkar. -mış yani, öyleymiş.

dağlar bilmez, yollar bilmez, şu klavyem bilir...

*birsen bilir

18 Kasım 2009 Çarşamba

lise

tiksindire tiksindire öğretiyorsunuz ya şu teoriyi, yazıklar olsun size. bi investment bank risk manager'ı kadar heves uyandıramadınız içimde. o anlattıkça benim bütün kitapları, bütün paper'ları okuyup yalayıp yutasım geldi, sonra noldu? fakültenin karanlık kapısından, yurdun puslu yokuşuna çıkan yolda, hava gazına dönüştü, uçup gitti bütün hevesim.
ha sanma ki öğrenmiyeceğim ben bunları, hem de cinciğine kadar. Hem marjinal fayda azalarak artan bir eğime sahiptir, onların bir koyduğu birken ben bir koyduğum bin ediyor hergün. onlar o lise bebesi zihniyetleriyle, okunacak paperları, yapılcak sunumları, yazılcak raporları unutup günü kurtarmaya çalışadursunlar bakalım. bugün susuyorsam bi kereliğine hatır gönül saydığım içindir. bundan sonra babam gelse tanımam.
siz bi yatırım grubu kurmak için bile lafı 30 kez gevip ağzınızda, kaypaklığın dibine vuruyorsanız, gerekirse sizinle beraber kendimin de oturduğu dalı kesmekten hiç çekinmem.

böyle biline.

18 Ekim 2009 Pazar

aşk bu değil*

midem bulanıyor blog,

sıkıldıkça bulduğumu yiyip içmekten : pembe üzüm- tuzlufıstık - yeşil çay- fıstıklı çikolata- pavesi zeytinli- damak- haribo tropik- su-su ve su...
hani kusabilme yeteneğim olsa da yesem di mi? bile bile öyle bi refleksim olmadığını çöp öğütücü gibi doldurdum kendimi.

MiF'den aynı zamanda bu kadar nefret edip bu kadar çok seviyor olmam bir çelişki midir? p ise q, q ise p; yahut her ikisi birden midir? git-yap-öğren-gel sistemi hakimse yükseköğrenimde okumuyorum lan! gider evlenir çoluk çocuk yapar, hayır kurumları için kermes düzenler, tasarladığım takıları satar, senede bir de baayan arkadaşlarımla uzak doğu seyahatlerine giderim yani. ne lan bu böyle.

Ayrıca IEU bu lafım sana: yatarak top çekmek sanatından başka bişey vermemişsin bana, hani onu da tam versen içim yanmiyacaktı biliyon mu... tek üstün yanın dans klüplerinin muazzam olmasıdır, bi de bi kaç yolunu kaybetmiş iyi insanın sende buluşmuş olması... bir seizec, bir geowyns, bri yazkızım başka bi üniversitede buluşmuş olaydı şu an dünya nerelerde olurdu tahmin bile edemezsin. gel gör ki "kismet happens"...

*Birsen dinliyorum bugünlerde, stresime iyi geliyor.. bir de ne güzel diyor : "...sen, insanı öldürürsün sen..."

10 Ekim 2009 Cumartesi

pano

ekrana bu kadar yaklaşmamıştım uzunca süredir, aramızdaki defterleri, 4 renk ataçlı kağıtları, kırmızı mavi siyah stabiloları, akademik ajandayı ve kitapları kaldırıp, önüme almamıştım bilgisayarımı...

finansla ilgili o kadar heyecan verici şey oluyor ki bloglamak istediğim, sıkıcı olmaktan korktuğum için yazmıyorum.

şimdi bişi itiraf edicim blog, hayatımda ilk defa bilmediğim şeyler beni ele geçiriyormuş gibi hissediyorum, yani hatırlamıyorum acaba erasmusa ilk gittiğimde de oraya yabancı olmak böyle hissettirmiş miydi? ama sanmıyorum çünkü hem hepimiz yabancıydık hem de hepimiz yeni. "even"dık.
şimdi burada disadvantaged benmişim gibi hissediyorum ilk defa. sanki herkes benden daha iyi biliyormuş, daha iyi anlıyormuş, zamanı daha etkili kullanıyormuş, benle aynı takvimsel zamanda benden daha uzun yaşamış da benim görüp geçirmediğim zamanlardan geliyormuş gibi hissediyorum.

çocuk doğurmak böyle bir his olsa gerek: köprüden karşıya geçene kadar ömrü tükeniyor insanın zaman sonsuza doğru uzayıp gidiyor gibi hissettiriyor durkalk- güvenlik şeridi ihlal et trafiği; ama bi kere geçip de emirgana o güzel yalının bahçesine girdin mi dünyalara değer gibi hissettiriyor bu şehir insana.

22 Eylül 2009 Salı

kal demedin

sevgili mif, o kadar da derin bir sevgi salamamışsın ki içime, şu an -bayram tatili anı- "bitse de gitsek" modunda değilim.

amacı erteleyince araç önemini yitiriyordur belki de, ama hayatı sürdürme şekli araçlardan geçince, yani hayatın anlamı o araçlara yüklenince, bırakmak sözkonusu bile olamaz.

küçük bir buzdolabı istiyorum, odamda, kendi cumhuriyetimde. o ayçiçek yağlı iğrenç pirinç havuzlarında yemek zorunda değil, so called pilav by someothers.

"uzun bir bayram tatiliniz olduğu için sizi cezalandırıyorum" zihniyetine karşıyım. ekonometri'yi hiç sevmedim, gün ışığı almayan dersliklerden nefret ediyorum. muhasebeyle de aramızda "ne olduğu ne öldüğü" tarzı bir ilişki var, ne olacak bilmiyorum.

doktorasını almış ama önünü ünvanlarla boğmamış hocaları daha çok seviyorum, kafaları bize daha yakın oluyor... onca doçentlik, vs.lik jurisine girerken devrelerini yakmamış, dolayısıyla da daha taze beyinli oluyorlar, daha iyi iletişiyorlar.

bazen o kadar güzel hissediyorum ki, o an yanımda kimse olmamasının ne kadar yazık olduğunu düşünüyorum... gani gani sevap akıyor da şelaleden kimse nasiplenemiyor gibi :]

29 Ağustos 2009 Cumartesi

the reason why

"bazen insan içinde bulunduğu zamanın sahte gerçekliğine kendini fazlaca kaptırıp resmin tümünü görmeyi unutuyor" diye ilk defa düşünmüyorum ama bu kadar kesin aydınlanma yaşayarak bu hissin içimde yükselmesi ikincidir. hayatta bazen, ama nadiren, büyük amaçlarla bir yola çıkılır. tüm o alakasız ufak tefek şeyler aslında bütünde o amaca hizmet eden önemli şeylerdir. hedef büyüdükçe uğraşacak ayrıntılar artar, yapılacak işler küçülür bazen, işler küçülüp basitleştikçe de hedefin zorluğu ve önemi akıllardan uçup gider.

ama tanrı vardır ve yarattığı kullarını sever; en azından beni çok sever, ben buna inanırım. ve bazen "reminder"lar gönderir. yoldan çıkana felaket, küçük hatalar yapana kendine dikkat et şeklinde.

bana da telefonlar gelir arada sırada, ne zaman ki elde ettiğim şey beni çok memnun eder, beklentilerimin üstüne çıkar, gözümü kamaştırır, ekranda yazan isim zihnimi bir anda aydınlatır. çünkü bazı şeyler bir amaç uğruna, küçük şeylere inattır.