avrupa yakası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa yakası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2010 Pazartesi

mutfaktaki çiçekler, yollar ve yağmur

*sezenin bir "izmir" deyişi var ki, ahh... sanki izmir değil benim ciğerim yanıyor. sanki günlerdir yağmur yağıyor, bitmek bilmeyen bir yağmur, ardı gözükmeyen kara bulutlar...

* ben diğer köşedeki cafede otururken delice refüjü hiçe sayıp karşı şeride geçen ambulanslar bu istanbulun şöförlerinin her türlüsü manyak dedirtmişti, hep geçtiğim o köşede doğal gaz patlamış meğerse bu sefer ben geçmeden yarım saat önce.

*bu aralar kanatları düşünüyorum: hangisi kimin?

* rüyada yaşamak farklı bir his bu öyle bile değil, sanırım uyuşturucu bağımlısı hayatı bu, tamamen farklı bir boyuttaki gerçeklik.

12 Mart 2010 Cuma

bensiz eksik kalırdı

*istanbul diyorum, ben olmasam, en fazla bir deli daha eksik kalırdı. bugün bunu gördüm: yolun ortasında oyy diye bağırdım artık dertten kendi kendime. hayat ancak bu kadar kötü olabilir dedim o an. çünkü murphy'nin hayaleti şemsiyemin ucuna tutunmuş benimle beraber süzülüyordu sanki acıbademin yokuşunlarında tırmanırken... lastik yağmur botunuz varsa, ve hava güneşli diyip onları giymeden çıkıyorsanız, sağanak bastırır.

*diş perisi olsa gerçekten zengin olmuştum, o derece. ama artık sorgulamıyorum, isyan da etmiyorum, tamam hepsine tamam, kırsınlar, kessinler, çeksinler. sevdiğim herşeyin başına birşey gelsin anlaştık. beyaz olan herşeyim lanetlensin, sevdiğim beyaz gömleğim yurtta kaybolmuştu mesela, ona da üzülürüm hâlâ...

*bu hafta neler mi oldu, dersler bitti mesela. hiç de öyle beklediğim gibi karnaval havası gelmedi derslerin bitiş anında ortama, "ne var ki? bitecekti zaten" bakışlarıydı gördüğüm daha çok.

*maviden bileğimde biten kot aldım, evet kardeşim napalım uzunuz, boyumuza göre yapmıyorlarsa biz de kendi modamızı yaratırız :) üstelik bir de "SUper happy with my university" tshirtü aldım kendime, fresh gibi hissettim mutlu oldum.

*stajımı ayarladım, oldu bitti maaşalaha geldi bi anda. sabah görüştüm öğleden sonra işe alınmıştım bile, ışık hızında olması şaşırtıcıydı, ne diyelim allah içimize sindirsin.

the highlights: beklemediğim bi anda görünce eski dostu ne kadar özlediğini anlayıp sarılıp bırakmamak istemek, unutup nuxxlamak, halka mâl olmak, bebe mavisi starbucks mug, jenny, 5-htp, baba-kız'lar, ebebeyn duası, ve dahası...

6 Şubat 2010 Cumartesi

başımda kavak yelleri

*Nasıl geçtiğini anlanmayan bir hızla geldi girdi hayatıma şubat ve her gün notlarıma tarih atarken artık 2010'da oluşumuzun çok da garip gelmediğini farkettim. Yani daha 2000li yıllarla nasıl başederiz diye düşünürken 10 yılı geçmiş bile...

*Bütün gün eski şarkıları dinledik, eski derken 90lar ne kadar güzeller öyle..

*Erkeklerin aynı sözleri bu kadar içten inanarak, birbirlerinden habersiz, başka başka yerler, başka başka zamanlarda aynı şekilde söylemesi çok enteresan doğrusu. Erkeğin kıza sarıldığı sonra dönüp boy aynasına baktığı ve ne kadar da "perfect match" olduklarını söylediği bi masal okutuluyordu da ilkokullarda ben mi kaçırdım acaba?

* "Ne kadar güzel bi gündü değil mi?" diye sormak, teşekkür mü etmektir, yoksa geçirttiği güzel günü onaylatmak mıdır? bilemiyorum.

*Zannedersem hâlâ üniversitedeyken hayatın dönemlerini benchmark edecek birşeyi oluyor insanın, daha sonra çalışmaya başlayınca geriye sayacağı birşey kalmadığı için zaman daha da hesapsız geliyor belki.

*Küçük vs kalabalık, yerel vs uluslarası şirket karşılaştırması yaptık bu hafta mentörümle, ve birçok şey için tekrar ne kadar da şanslı olduğumu anladım.

*Perşembe günü defalarca aynı servisi kaçırdım ve sonuç itibariyle o gün taksimden servise hiç binmedim.

*En büyük ve beklenmedik korkularla karşı karşıya kalıp yine de istediğim o anda kendime durup "demirden korkan trene binmez ki" dedim. Enteresandı çünkü yazmaya bile kortuğum düşünceler ve duygular çarpışıyordu zihnimde.

ve hayatımın en lezzetli dublesini içtim dün meyhanede.

2 Ocak 2010 Cumartesi

yeniyıl baharı

dönüp okuyunca eski postları bazı şeyleri hiç de hatırlamadığımı farkettim, bazılarınıysa sanki şu an oluyormuş gibi tekrar hissettiğimi. bakınca 100küsür yazıya (arada yayınlamadıklarım da olmuş) sığmış koca 365 gün, satırlarca uzamış gitmiş ya da bir kelime de herşey anlatılıp bitmiş.
yılbaşları o kadar garip dönemler ki insan karar veremiyor, dönüp geçmişe bakıp tahlil mi yapsa ya da şimdiden gelecek planları için yola mı koyulsa? o kadar derine inip incelemedim henüz koyduğum hedeflerin neresine varmışım ne kadar neyi başarmışım. çünkü her ne kadar kısacık olsada şu insan ömrü, bence yeterince uzun değildir ömrün 1 yıllık günü böyle bir değerlendirme yapmaya.

şimdi döndüm baktım, dinlediğim bi şarkıdan alıntı yapmışım, ama türkçeye çevirerek. o şarkı neydi bulamadım ve üzüldüm keşke yazmış olsaydım bi kenera ya da o şarkıyı birine mail atmış olsaydım da outbox'ımda dursaydı diye. bu sebeple sadece zamanın bu diliminde neler düşünüp hissettiğimi not alıyorum bugün, geleceğe orjin olsun diye.

geçen hafta ybf yokuşunda yürürken öğrenmekten sıkıldım dedim kendi kendime, sabah 8.30 derse gitmekten bıktım dedim, ve öğrenmeye çalışmaktan aslında. sonra neden burdasın diye sordum kendime, burdayım çünkü üniversite hayatını seviyorum. düzensiz saatlerde spora gidebilmeyi, arada pop-up gibi ortaya çıkan seminerleri, gösterileri, eğitimleri, garip davetleri; başka başka şehirlerden üniversitelerden şirketlerden gelen konuşmacıları, eğitmenleri, öğrencileri kısaca düzenli düzensizlik halini...

içinde yaşadığım beden bana ait değil mi hissi: o kadar çok sırt ağrısı çektim ki son bi kaç haftadır... doğru düzgün hiçbirşey yapamadım ve bedenim bana çok yabancı gelmeye başladı, aynalara görerek bakmaz oldum belki de. göz kapaklarımın aslında kırmızımsı mor bir yorgunluk taşıdığını farkettim bugün mesela ve garip gelmedi görünüşüm ama inan anlamıyorum nedir yani bu kadar yorucu olan?

en güzel yılbaşım: 2010 kesinlikle hayatımın bugüne kadarki en güzel başlayan yılıdır. bütün gün herşey o kadar güzel ve içtendi ki, en ufak bir an bile aklım başka bir yerde olmadı. hiçbirşeyin ve hiçbir kimsenin yokluğunu aramadım. bütün dünya o an benim kapsama alanımdaydı ve etrafımda olup biten dışındaki hiçbirşey ilgilendirmiyordu beni. yeni yıla bu kadar rahat ve bu kadar özlemsiz girmek muhteşem bir duyguydu ve o duygu hâlâ hüküm sürüyor yanaklarımda :)

piecewise notes:
türkçem katloldu- artık tek dilde duygu ve düşünce ifade etme kapasitesine sahip değilim.
finans aslında öyle bir dünya değil-uğruna ölecek kadar sevmeden verdikleri azıcık maaşla finans dünyasına nasıl katlanılır hiç bilmiyorum. you know jonnie, tutulacak sözlerim var daha, kutsal amçlarla girdim ben bu yola.
kanyon- yok öyle bir dünya, v3.01. insanda, kesinlikle alın terinden daha geçerli şeyler olduğu fikrini uyandırıyor.
avatar dünyası - biz kendimizi ne sanıyoruz acaba? ne verdik ki bu dünya'ya bu kadar çok şey istiyoruz??

kendime not: yani madem o kadar büyük çantalar kullanıyor insanlar, ve de herşey bu kadar minyatür artık, üstelik arabayla da seyahat ediyorsun, ihtiyaç duycağın herşeyi yanına alsana a be güzelim:)

20 Aralık 2009 Pazar

cezayir ile mano

bütün hafta dışarı çıkıp dolaşma hayaliyle yaşadıktan sonra, yağmurlu bir cuma gününü proje yaparak geçirdim. cumartesi tam da burakların iddaa ettiği gibi günlük güneşlikti; ben yine proje yaptım...

içimde kalmadı değil hani çıkıp dolaşmak ama en azından gece taksime indik de sabancıdan bi nebze olsun uzaklaşmış oldum. finanstan bu kadar uzak ama tamamen kontrolüm altımda olan birşeyi araştırmak, düşünmek, hayal edip geliştirmek inanılmaz zevkli. kendini firmanın içine koyup işleri yürüttüğünü varsaymak ve ona göre raporu yazmak, neden ve ne kadar doğru bir kararla işletme okuduğumu bir kez daha gösterdi bana.

şu an tek sıkıntım omuzlarımda bir yük duran akın hocanın ödevidir. kendimin olsa yapmazdım yine muhtemelen, MM propsition & agency theory bana pek uygulanabilir değil yani, ben işin içine başkası girince daha sorumlu oluyorum. evet bu da benim "özdisiplinsiz" kişiliğimin münasır tarafıdır. ama ne biliyor musun blog, 1 haftadır diyetteyim ve ihanet de etmedim programıma, sırf o en büyük eksikliğim olarak NeoPi-R zımbırtısının yüzüme vurduğu disiplinsiz tarafımdan kurtulmak için yapıyorum bunu.

Sertab'dan private emotion dinliyorum. ama biliyor musun, aslında her his o kadar özel ve benzersiz ki: karnının mütemadiyen aç olması hissi, sokaktaki ağlayan kıza dayanacak bir omuz verme hissi, ya da yumuşacık kısacık saçların parmakların arasında süzülürkenki hissi... yaşamak güzel şey, istanbulda bir gün gezeceğini hayal etmek de.

istanbulun görünmeyen bir yüzü var ki inanılmaz güzel. yani kendi başıma hayatta girmeyeceğim yollara arkadaşlarımla gidip sonundaki o muazzam güzellikleri görmek inanılmaz güzel. dünün kahramanları cezayir lounge ile mano'ydu.

çok özledim blog fotoğraf makinem, çantam, spor ayakkabılarım ve haritamla sokakları arşınlamayı. topuklarımı seviyor olmam düzlerimi özlemediğim mânâsına gelmez, özlüyorum hem de eşekler gibi...

ve sırtım bilmem kaç zaman oldu hâlâ ağrıyor: oturmaktan.

corporate meetings, winey the pooh, başka dilde aşk, lüle lüle, lean things offered, rodrigo leão, serenade from stars, econometrics,

12 Aralık 2009 Cumartesi

17. kat

dün akşam saat 10'a gelirken, çoğumuz hâlâ CAFE'de, önümüzde bilgisayarlar ve laptoplar, "bu soru sana geliyor" şeklinde iletişir, arka planda insanların konuşmaların, kulaklıklarımda listen to yourself: coldplay X&Y çalarken, bir an için durdum ve gülümsedim. ileride bu yorgun -uykusuz aç - pc başında "ama- peki o zaman bu- hmm tamam şöyleymiş" diyişlerimizi bile özleyeceğimi farkettim, ve olabileceğim daha iyi bir yer gelmedi o an aklıma çünkü mutluydum.

ve bugün ilk defa tamamen kendi başıma istanbuldaydım. şehri sevmek, kendini rahat hissetmek ve alışmak için gerekli olan da buydu sanırım. metrobüs inanılmaz birşeydi. köprüye kmler kala başlayan o trafiğin yanından yağ gibi akıp geçerken hem utandım hem zevkten dört köşe oldum, hem de o trafikte arabada geçen zamanlarıma yandım.

arada senaryolar yazardım kafamdan, o anda çok kötü bişey olsa, önce kimi ararım ne derim gibi. köprüden geçerken o kadar şiddetli rüzgar ve yağmur vardı ki resmen camdan dışarısı görünmüyordu ve koca metrobüs savruluyor, gıcırdıyordu, hemen hollywood yapımı seneryolarımdan biri daha belirdi zihnimde, ama bu sefer farklıydı, arayacak kimse gelmedi aklıma, kimseyi aramak istemedim. zaman değişti, ben değiştim.

dışarıdan bu kadar sıkıcı aynı zamanda bu kadar da çekici gözüken başka birşey olabilir mi bilmiyorum ama corporate life ve onun bileşenleri, burger king'in ateşi misali seni çağırıyor.

mentörümün "academic excellence is a given" demesi, çalışmak için başka bir sebeptir bana.

bilmediğim birşey öğrendim mi bugün bilmiyorum ama, güzel bir gündü benim için.

6 Aralık 2009 Pazar

time of my life

hey hey :D

neresinden başliyim bilog,

çok mutluyum böyle güzel bir haftasonu olamaz heralde :) yani insan var, insan var...

ve istanbulu çok sevmeye başladım, gece bu şehir ayrı bi güzel.

sisley elbisem, gri kelebekler, nw-pumps, balkon, fındık-votka, cities, sunseekers, curls on heads, bursa kumaşlarım!, sezar ile kleopatra, kanka, sigara yanığı, tuz-limon-tekila, londra, gel tezkere, mavi polar, bülbül suyu, niye uzun bu ya, porselenzeytin, bambi, keys, sinek ilacı aromalı, bir shuttle'ı, sakız shot, a hug, corporate life, otto...

lily allen - the fear

10 Ekim 2009 Cumartesi

pano

ekrana bu kadar yaklaşmamıştım uzunca süredir, aramızdaki defterleri, 4 renk ataçlı kağıtları, kırmızı mavi siyah stabiloları, akademik ajandayı ve kitapları kaldırıp, önüme almamıştım bilgisayarımı...

finansla ilgili o kadar heyecan verici şey oluyor ki bloglamak istediğim, sıkıcı olmaktan korktuğum için yazmıyorum.

şimdi bişi itiraf edicim blog, hayatımda ilk defa bilmediğim şeyler beni ele geçiriyormuş gibi hissediyorum, yani hatırlamıyorum acaba erasmusa ilk gittiğimde de oraya yabancı olmak böyle hissettirmiş miydi? ama sanmıyorum çünkü hem hepimiz yabancıydık hem de hepimiz yeni. "even"dık.
şimdi burada disadvantaged benmişim gibi hissediyorum ilk defa. sanki herkes benden daha iyi biliyormuş, daha iyi anlıyormuş, zamanı daha etkili kullanıyormuş, benle aynı takvimsel zamanda benden daha uzun yaşamış da benim görüp geçirmediğim zamanlardan geliyormuş gibi hissediyorum.

çocuk doğurmak böyle bir his olsa gerek: köprüden karşıya geçene kadar ömrü tükeniyor insanın zaman sonsuza doğru uzayıp gidiyor gibi hissettiriyor durkalk- güvenlik şeridi ihlal et trafiği; ama bi kere geçip de emirgana o güzel yalının bahçesine girdin mi dünyalara değer gibi hissettiriyor bu şehir insana.