yurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2010 Pazartesi

wish it's just pms

Çünkü böle dişlerim dökülene kadar gıcırtadasım var, 5 dkdan uzun düzgün konuşamıyoruz mif eşrafıyla nedense...

what-so-ever.

Görüşmeyeli turizm sektörüne şöyle bir geri dönüş yapıp geldim okula sevgili bilog, bu arada kampüs hâlâ boş, insan yok, yağmur çok, rüzgar çok, sıkılıyorum anliycaan.

Son güne bırakmicam, hemen çalışıp yapayım diyorum ama delirmek üzereyim. dersi dinleyip, notumu alıp üzerine, gelip kitabı hatmedip, not çıkarmış olmama rağmen soruları çözemiyorum. Hayır ben değilim diğerleri gerizekalı, niye kimse bu şöylemi diye sorduğumda bi cevap ver(e)miyor ki??

sevmeye sevmeye, hırs uğruna herşey bi yere kadar tabi.

Babamı düşündüm bugün yine, yıllarca çalmaktan yorulan ve sinirleri yıpranan ellerini, 20 küsür senelik yaşamışlığımın borçluluğunu, daha da bi sinir oldum. Ama bunların hepsi gerçek değil, bir çoğu applied case study... örnek olsun, daha geniş bakış açısı kazandırsın diye.

çok güzel şeyler konuştuk bugün "bebito"yla umarım unutmayız bütün bunları...

ve oteller: bir harika.

bir de staj bulmam lazım, staj bulmam lazım, staj bulmam lazım...

15 Ekim 2009 Perşembe

ain't no sunshine

selam blog,

biraz yakınicam sana. çok mu şart sebebi olması, canım nazlanmak istiyor. açıkca kötü giden bişi yok (dağlara taşlara, uçan da kuşlara, meaşallah :]) ama hep de iyi, süper ya da düper olamıyor tabi hayat.
bugün venture capital'ın ne olduğunu öğrendim. ne istediğimi bilmediğim hayatımda ne istemediğimi bilmek suretiyle üstünü çizdiğim bir satır daha oldu: pek bi mesudum. bence bu kötü değil, yani bilmiyorum suç mu!? öğreniyorum blogcum, daha n'olsun işte gelişiyorum, takdir etmen lazım ayıplaman değil...
bugün mba2'lerle tanıştım, aslında kafa insanlara benziyorlar, ölesiye gıcık olmaktan vazgeçtim. tanışalım kaynaşalım workshop'u düzenliycem kendi kendime, dağ başındaki yabaniye rolü çok sıkıcı, pek bayağı :D

sevgili okuyucularımdan özür diliyorum fekat,
şimdi bazı insanlar var(insan demek bile suç ama), onlara şunu demek istiyorum : defolun gidin hayatımdaaaan!! benim lan bu hayat! is-te-mi-yo-rum! mesaj da atmıyorum, maile cevap da vermiyorum, allaha havale ediyorum ben sizi, beter olun, defolun.

neyse; normal moda geri dönersek, bu muzlar niye sürekli yeşil?

bi de: genetikçiler var, bilgisayarcılar, polical science'cılar vee biz finanscılar: negzel yurttur ya burası, her telden her renkten dup diri dup :]

23 Temmuz 2009 Perşembe

Tell me why can't it be true

dibidik dibidik

gideceği yönü bilmeyen gemiye hiç bir rüzgarın kâr etmeyeceği gibi vizyonu olmayan bir ailenin de parçalanmaya mahkum olduğunu fikir buyururum, ve bu iğrenç bozuk cümlemle hâlâ izlemekteyse 3.tekil şahsı kederden kedere savururum.

sevgili günlük,
şu sıralar ehliyet kursuna gidiyorum, akşamları 6-9 arası. kurstaki kızlar ilk günden tespiti yapmış sen buralı değilsin dediler, aa neden acaba nasıl anladınız çok şaşırdım diyecektim ki demedim, nitekim buralı değilim :]

ne oldurur ne öldürür dedikleri hâller var ya, onlar içindeyim. ne ileri ne geri, standby.

bügun dünya için ne yaptın dersen, daha yeni uyandım. ama dün toplu taşıma dahil fosil yakıt tüketen araç kullanmadım, az yemek yiyerek dünya kaynakları tüketimimi kısıtladım, bi kaç saat fazla uyuyarak CO2 salınımı'mı düşürdüm, küresel ısınma benim sayemde bir nebze yavaşladı, hatta tam duracaktı ki ben uyandım, o derece :] sonra duş almadım el yüz yıkama ile idare ettim, böylece sular kirlenmedi. yani sonuçta yaşamaktan daha mutlu olduğum günler gelecek ve ben dünyayı o günlere saklamak istiyorum, şimdi haybeye tüketmek değil.

alice hanım'a bilerek yazı yazmıyorum, çünkü kişiliğimin o yanı da sekteye uğramış durumda. ama neşe küpü hep benim, hep ben'im ...

bak sevgili günlük ben dans eden, koşan yüzen, ispanyolca ve ingilizce derslere giren, ders veren, ütüyle yemek pişiren, milyon çeşit salata servis edebilen, insanlara gittiğimiz mekanı benim babamınmış gibi hissettiren, elde yıkadığı çamaşırları klimayla pencere kolu arasına gerdiği ipe seren bi kızdım. beni bana unutturma.
*cherry blossom girl

11 Haziran 2009 Perşembe

adío querida

son 1 gün...

1 Haziran 2009 Pazartesi

kız sus tut at, içine içine

yazasım varken zaman yoktu, zaman geldi buralara yazasım kaçtı gitti biyerlere.  projeler için o kadar çok okuyup o kadar çok yazıp çizdim ki, neşeküpüne takatim kalmadı heralde :)
bir çağa yakışır bir final oluyor son günler, uykusuz hergece, koşuşturmaca stress vs. tam esralara lâyık haliyle :)

gitmeden, veda etmeden varsa sorup da öğrenmek, diyip de kurtulmak istediğin kelimeler aklının bir köşesini meskan tutan, sal gitsin dedim, dökülsün ortaya.  susma ıssız gece gibi, tutma içinde; allahın bildiğini gerek yok kuldan saklamaya...
ama attın sen içine içine, söylene söylene kendine, sadece bir çift kelime döküldü, içine attıklarının tam aksine.

yazmayarak anlatıyorum bundan ötesini, aynen bazen susarak konuştuğum gibi.
herşey normal.

12 Mayıs 2009 Salı

ufacık tefecik içi dolu neşecik

şu an mutluluktan yanaklarıma al basıyor :)
 "Maaşallah" diyiniz lütfen, kem gözlerinizden, zehir sözlerinizden sakınınız çünkü az önce test edilip onaylandı ki, the god that I trust, benim yüzümü kara çıkarmıyor.  "O" da beni mi çok seviyor ne, (e tabi sevgi saygı ve güven hep karşılıklı) bana böyle güzellikler sunuyor.

efenm iki gündür sansüre sansür hareketi kapsamında bir hayli kafa yormakta, interaktif iletişimden harap ve bitap düşmüş bulunmaktayım. yaptığım işlerin,(bkz1, bkz2, hatta bkz3) ki bence bu benim sanatım sayılabilir, etrafta hiç ummadığım yerlerde karşıma çıkması inanılmaz mutlu ediyor beni, bu da al basmasının ikinci sebebi.

gösteri dünyasına attığımız başarılı adımın ardından, yoğun çalışma tempomuza bir dur dedik ve prova almadan geçen şu iki akşam bana bir hayli garip geldi, resmen yorulacak birşey yoktu. ben de döktüm bütün dolabı domestos, ariel ve yumoş sponsorluğunda çay başına inmiş köylü güzeli bölümünü çektim odamın banyosunda, sitkom tadındaki yurt hayatıma.

bugün hayatımın akademi efsanelerinden biri olan sui ile (ki bu ekşideki nicki hadi benden bilmeyenlere kıyak olsun) son dersime girdim, akademik kariyerden konuştuk, heran doğurabileceği için okul artık daha fazla çalışmasına müsade etmiyormuş. hiç aklıma gelmezdi ama ders bittiğinde sınıftan çıkarken sarılıp ağlayasım geldi, sanki bir daha hiç göremiyecekmişim gibi, o çocuk doğuracak ben mezun olacak, bu ikili bir daha buluşamayacak gibi...  

ha bir de bu arada dişimi kanallarını açtık bugün, sinirlerini tek tek söküp aldık olduğu yerden, yeni dişhekimim çoşkun bey işin teknik kısmıyla uğraşırken ben de acıdan kıvranma görevini üstlendim, ortaya koyduğumuz mükemmel takım çalışmasının bir ürünü olan sancı şuan çenemde mevcut durumda. umarım çok kalmaz, biran önce çeker gider, ama gitmezse de o kadar önemli değil, ne de olsa öldürmüyorsa güçlendiriyor... ne demişler: dişe gelen çekilir :D 

öpüyorum sizi, esen kalın :) :)