kısa kısa bu hafta: kefi milonga, böğürtlenli şarap, se'de bu sefer mercimekli köfte, tsm ve 3 güzel sesli kadın, cips-bira-çikolata, özge, kendin edip bulmaca-davetsiz kalmaca, özge, sen annemi ağlattın, penti!, m&s autograph pabuçlar, havaalanı, kaza sigortası...
29 Mart 2009 Pazar
öyle biri olsun istiyorum ki
hayatımda, mesela benim yerime düşünsün bi çok şeyi, mesela çamaşırlarımı yıkasın, ütülesin bi güzel, sonra da birbiriyle daha uyumlu olanları biraraya koysun, hem de hava durumu ile o gün vakit geçireceğim ortamın ısısına göre kombinlesin altla üstü ve ben hiçbir sabah ne giyicem bugün diye mal mal açıp bakmayayım dolabıma bi daha. hatta gitsin benim yerime alışveriş yapsın bilsin neyi severim, ne bana yakışır, neye ihtiyacım var vs. sonra bi de günlük, haftalık aylık listeler çıkarsın bana desin ki: esra, şu gün şunun başvurularının songünü, esra sevdiğin grubun konseri bugün burada vs. sonra da ben istemeyince yok olsun gitsin hayatımdan.
25 Mart 2009 Çarşamba
hiç gelme gideceksen...
sensiz yediğim leziz bir yemekte, sessizce usul yağmurun altında yürüdüğümde, güzel bir film izlediğimde, bir espiriye karnım acıyana kadar güldüğümde...
ya da
kabus görüp ter içinde uyandığım bir gecede, okulda işler ters gittiğinde, ateşimi düşüremediğim için acile gittiğimde...
aklıma ilk gelen, keşke burada olsaydı diye içimden geçen, telefona sarılıp sesini duymak istediğim sen, unutmuşsan pazartesi olmadı salı yiyeceğimiz balığı, ve beni aramamışsan...
ne gelir ki elimden, iki kişilik oyunumuzun kurallarını sen tek başına belirlerken...
ya da
kabus görüp ter içinde uyandığım bir gecede, okulda işler ters gittiğinde, ateşimi düşüremediğim için acile gittiğimde...
aklıma ilk gelen, keşke burada olsaydı diye içimden geçen, telefona sarılıp sesini duymak istediğim sen, unutmuşsan pazartesi olmadı salı yiyeceğimiz balığı, ve beni aramamışsan...
ne gelir ki elimden, iki kişilik oyunumuzun kurallarını sen tek başına belirlerken...
23 Mart 2009 Pazartesi
kalan 10 günde bunu başarabilir misin sence?
merhaba sevgili neşe küpüm,
korkma bugün aşık kız triplerinde yazmicam sana, nitekim gerçek hayatın o denli pençesindeyim ki yazamıycam. zaman bazen o kadar baskıcı ve acımasız oluyor ki, sarıp sıkıp canımı acıtıyor, sonra da hiçbirşey olmamış gibi hafifleyiveriyor birden, sanki dalga geçer gibi, neden o kadar strese girdin ki der gibi. sonunda oldu da bitti maaşallah, hatta boş boş oturacak vaktim bile kaldı bu akşam bi dünya, blog filan okuyup resmini beğendiğim eyaletlerden kendime üniversite bile baktım di mi, öle işte.
konuşurken tek dil kullanmakta bariz bir problemim olduğunu farkettim, evet ben de türkçeyi katledenlerdenim. ingilizceyi kullanmak ya da ispanyolcayı/ almancayı aslında sanal gerçeklik psikolojisi yaratıyor galiba bazen. nasıl ki internette gerçek hayatta dile getirmeyeceğin şeyleri bağıra bağıra yazma cesaretini buluyorsan, konuşurken araya kattığın diğer dillerle de bunu yapıyorsun galiba.. "herşey çok güzel de biraz put-on-weight durumu var sende" demek, "yahu sen kilo almışsın işte" demekten daha hafifletici gibi sanki.
şimdi dön bak arşive kim bilir kaç tane lisansüstü eğitim hayali paylaşmışım seninle, ama sor bakalım kaç yere başvurdun diye, tabiki koca bir sıfır tane! dersleri kategorize etti tunca bugün marketing'i çok seviyorum ama ben öyle vıdı vıdı konuşamam, az laf çok işlik dallar daha bana göre: mis, om, logistics gibi dedi, beni de derin düşüncelere sevk etti. ben o dersleri çok iyi anlarım, pek de güzel yaparım ama hiç sevmem, bu durumda "çok laf az iş"cimiyim ben?
özgün'ün doğumgünü, kutladığım en güzel, en spontane günlerden biri oldu, herşey bir gaza getirme-gelme zinciri olarak vuku buldu, çok da iyi oldu.
geçen sene bu zamanlar ne yapıordum bilior musun? bilmesen de olur, çünkü şu an benim umurumda bile değil.
iyi geceler.
20 Mart 2009 Cuma
in an ordinary day, the extraordinary way
iki gündür bir durgunluk var üstümde, mutsuzluk değil ama öyle, ki bugün yediğim dev milka çikolata bile çözüm olmadı halime. gerçi sabah hoplaya zıplaya neşe kelebeği modunda kalktım o ayrı.
şimdi gel gelelim durgunluk altyapısı oluşturabilecek olası sebeplerime: tunca; şu okuldaki muhtemelen en değerli insan; andaç almayacakmış, efenm neymiş zaten görüşmek istedikleriyle görüştüğünde onlar hakkında ne hissettiğini yüzlerine söylermiş, bir de andaça yazıp 7aleme duyurmanın ne mânâsı varmış: bu biiir.
ikincisi; neymiş efenm ben hocaya yaranmak için öle demişmişim; çok pardon ama kimle karıştırıyorsunuz beni, ben mi hocaya yaranmaya çalışacak mışım? hangi sebeple acaba? sakın mezun olur olmaz başına kurulacağım, babamın bir şirketi olmadığı; tamamen kendi imkanlarımla, daha doğrusu alnımın teri, bileğimin hakkıyla söke söke okuduğum için olmasın?? mantıklı bulduğum, saygı duyduğum insanlardan böle bi tepkinin gelmesi en çok acıtan tarafıdır canımı. nasıl ki siz orada işinize gelen şeyi, düzeni değiştirmek pahasına savunuyorsanız, ben de gayet düzgün bulduğum düzeni korumak yönündeki yorumlarımı sesli bir şekilde ifade etme hakkına sahibim.
durgunluğumun bir başka sebebi yazılım sınıfımdaki çatlak gençlerin aralarında maç yapıp, yenilen tarafa aldırttıkları 7 kilo! baklavayı derse getirmeleri, bizim de burnumuzdan gelene kadar kutu kutu baklavaları yemiş olmamız, sonucunda da komaya girmiş olmamız olabilir, bilemiyorum :)
form'um 10 numaraymış korumam lazımmış, yüzme işi de yattı, bişey yapmalı.
mütevazilik abidesi, genious insan, akademik idolüm, kendimizi kendimize harcattırmayacağının mesajlarını verdi bugün ve dedi ki : "never settle for less than you deserve".
i won't settle hocam, also i won't settle leila'cığım ;)
bir de zihnimde otoyollara yönelik öyle bir duygu var ki, maalesef karşı koyamıyorum ona, ve sevdiğim kadar da nefret ediyorum bütün otoyollardan, çünkü mesafeleri kısaltıp kavuşturdukları kadar da hızlı oluyor, biten yolların sonunda ayırmaları...
burkulan bir iç, her otoyollu sabahta;
beraber yenmek için saklanmış bir kutu çikolata,
ve esra yollarda, çünkü ortaçgil bu gece burada...
17 Mart 2009 Salı
In god I trust
paramın üstüne yatıp, beni günlerce atlatıp, telefonlarıma bakmayıp kârlı çıktığınızı düşünüyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki, ben ilahi adalete inanırım. çok pis ödersiniz o 10-15 lirayı sonra da bilemezsiniz bütün bunlar niye geliyor sizin başınıza.
bana erkeklerin acayip bir şekilde nazarı değdiğini düşünmeye başladım, daha önce ayakkabılarımı beğenen "biri" olmuştu, akşamına tekinin topuğu yoktu, bugün de sınıftan biri "derslere hep bu kupayla gelip duruyosun çok kıskanıyorum bi tane de ben alicam" dedi, hoop 5-10 dk içinde kaybettim yüzyıllık termos kupamı kantinde dolanırkene, odama geldim bi baktım aaa kupa yok, nerde?
şimdi durdum tekrar deştim de üstüne sünger, yüreğimde siğneye çektiğim bazı şeyleri, sinirlendim birden kendime, sonuçta bir insan elinde büyüdüğünü iddia ettiği hakkaten senelerce beraber büyüdüğü birini bi kalemde niye siler ki? var demek ki bi terslik, millet silsin sen sev, aferin.
yok yok ben bu derslere yetişemem bu sosyal ortam kelebeği halimle, benim aktivite olarak ders çalışacak insanlara ihtiyacım var, ders çalışın azıcık ulên! hayır anlamıyorum, sabah yataktan kalkmayıp, derslere gitmeyip, derslerden erken gelip, bir de üstüne ders, ödev vs hiç bişi etmeyip nası geçiyosunuz bu sınıfları, geçiyosanız da nasıl rahat ediyo içiniz, aldığınız bursların hakkını nasıl ödersiniz? parito durumu benimkisi galiba bir yerden sonra ne kadar çalışırsan çalış %2o'si kadar geri dönüyor sana...
dinmiyor şu gönlümün kavuşmak endişesi
benim çok güzel, el yapımı koca bir seramik kase olduğumu düşün, ama henüz pişmemiş...
eğer gidip pişmezsem, görmem gerekenleri görmez, yaşamam gerekenleri yaşamazsam, ömrüm uzun olmaz. beni kullanmak istediğin anda eline yüzüne bulaşırım, yumuşar erir bozulur giderim...
e pişince rengimden, canlılığımdan, o ilk taptaze mis gibi kokan havamdan bişeyler kaybederim illahaki, daha kuru daha sert, daha soluk renkli olurum belki, ama sağlam dayanıklı ve daha faydalı bir hale gelirim. hem sonuçta istersen beni güzelce boyayıp binbir renge bürümek senin elinde, üstümü vernikledin mi bir de bozulmam artık ben senin ellerinde, ömürlük olurum hayatının en güzel yerinde, ta ki sen beni düşürüp param parça kırıp sonsuza kadar kaybedene kadar... ama beni yıpratmazsan, hor kullanmazsan, dikkatli davranırsan ne kırılırım, ne bozulurum, ne solarım artık; bir kere piştikten sonra...
işte bu yüzden canım, galiba gitmem lazım.
22.56 16 mart stuttgart
15 Mart 2009 Pazar
ben bugün hiç doymadım ki :]
evet sevgili günlük bugün aslında aç değildim ama doygunluk hissi de hiç gelmedi, sürekli canım ne olduğunu bilmediğim birşeyleri yemek istedi, vitamin dozajımı arttırsam iyi olicak galiba..
ben başkasının yaptığı yemeği yemeyi sevmiyorum, ve mutfağımı bugünlerde çok özlüyorum, kendi kendime garip kombinasyonlar yapıp adı olmayan yemekler pişirmek var içimde ama gel gör ki, iki gündür sadece meyve, peynir-ekmek, müsli, gevrek yiyorum. annem kızdı öyle yemek mi olurmuş diye, fikir ver o zaman ne yiyeceğim dedim, veremedi. allahım nolur bu kulunu mutfaksız bırakma, bak görüyosun varlık içinde yokluk çekiyor sonra.
tango beni neden yoruyorsun :P kareografi çalışmalarımız son hız devam etmekte, ben çıkar mıyım sahneye bilmemekle beraber çok eğleniyorum, şapka takıp kaşımı kaldırmayı, poz vermeyi, boşluğa bakıp gülümsemeyi çok seviorum: yaşasın show business :)
çamaşır yıkamaktan, daha doğrusu galiba sıkmaktan, ellerim yara oldu; yurda jetonlu makine koymayan zihniyetsiz zihniyeti eshefle kınıyorum, ne yani kardeşim ben kıyafetimi, donumu, geceliğimi tanımadığım elin adamına mı vericem yıkasın diye, hem bakalım biliyor mu ne nasıl yıkanır, ne kadar sıktırılır, nasıl kurutulur? bilmiyo tabii nerden bilecek! paramızla rezil oluyoruz. hayır benim malım çok kıymetlidir, hele ki boyuma göre kıyafeti zor bulduğumu hesaba katarsak, bir de kokular hakkındaki saplatılı halimi de göz önüne alırsak ciddi mesele bu laundry olayı.
üşütüp durduğum, sonuç itibariyle de hasta olduğum için inadı bıraktım gittim bugün kendime kalın uzun bir kaban aldım, bele kapşonu kürklü olanlardan, pek bi sevindirik oldum sonra, artık ya üşürsem diye çantama hırka, eldiven, atkı takviyesi yapmak zorunda kalmiyiciğim :)
beni anlamasını delice istediğim "bazı kişiler" var, umarım onların bunları okuması için bi gün trajik bir şekilde ölüp arkamda nesekupu.blogspot.com yazan bir not bırakmak zorunda kalmam :]
y harfi çalışmayan ve iki işi bi arada yapamayan, tık ile pıt'ı arasında bir ömür geçen emektar ibm'im artık kabak tadı vermeye başladı(o nasıl bir tadsa öyle, halbuki ben kabağı severim, hele ki baklabağının tadına bayılırım, bu durumda bu benzetme buraya uymadı galiba, neyse canım lafın gelişi işte), napicam ben bunla hiç bilmiyorum... evlat gibi, atsan atılmaz, satsan satılmaz...
bu yazı da burada biter, esra tıpış tıpış yatağına gider....
12 Mart 2009 Perşembe
applying beauty
ay ay ay ay ayay yaay!
biyeri tutuştu derler ya aynen ondan oldum! çok sıkışmış hissediyorum kendimi, krizin "teğet geçtiği" bir ülke olarak amerika birleşik krallığının 1,5 katı işçi çıkarmışız ekimden bu yana... allam bunca işsizliğin olduğu bir ülkeye mezun olmak, annenin sıcak yumuşak şevkatli güvenli rahminden acımasız kaktüs tarlalarıyla dolu bir dünyaya doğmak gibi olsa gerek.. mümkünse biri acilen zamanı manipüle etmenin yolunu bulsun ya da hiro nakimura gerçek olsun zaman yavaşlasın ben mezun filan olmayayım.
applied workshop dersinden çıktıktan sonra mihendislik dersimden önce 2 saat aram vardı, oturup izmirde iş bakayım bari dedim, hani gitmek zor geliyor ya arkada bırakıp; ama gel gör ki kalmak çok daha zor, iş filan yok ya, tek kayda değer ilan schneider'ınki, ki ben ona çoktaan başvurmuşum yazın, cevap da gelmediğine göre fake bunlar; pehh.
şunu anladım ki burda bana ekmek yok, ya elimde kalan azıcık değerli vaktimi potansiyel bütün kaynaklara başvurarak harcıyacağım ya da daha sonra kendimi harcadığım için başımı duvarlara vuracağım.
düşündüm taşındım, "herşeyi bırakıp kalabilirim delilik hâlim"in geçici ve tehlikeli bir hâl olduğuna karar verdim.. ne de olsa her günün sonunda gece yataklarımıza girip de gözümüzü yumduğumuzda hepimiz yalnızız, kendimizle başbaşayız, öyleyse kendi paçamızdan asılmak lazım, hemde koparana kadar.
gece yatarken dua ettiğimi söyledim anneme, duygulandı, olgunlaştığımı görmenin güzel olduğunu söyledi, elindeki en değerli varlığının ailen ve sevdiklerin olduğunu anlamak ve onları kaybetmekten korkmak olgunlaşmakmış demek ki...
gmat patladı galiba sevgili günlük bu arada, mayısdan önce sınav yok.. yok yok adam olmam ben... neyse bu haftasonu herşeyi koyucam yoluna, çalışma planımı çıkarıcam, toefl ile gmat'i de eklicem. ders vermeye de başlıyorum tekrar haftada iki gün akşamları, arada bi de tango var... hmm faydalı bişiler daha lazım... seminer ödevini güzel bişiler yapıyım da sonra paper olarak göndereyim bi yerlere bari...
hadi bana müsade biraz dinlenicem vücudum hâlâ yüksek ateşin tahribatını tamir etmekte...
10 Mart 2009 Salı
heyecan...
ömrü hayatımda daha önce heyecanlandığımı iddia ettiysem bile hepsi yalanmış, heyecan böylesine içine dolan sevgiyle boğulup nefessiz kalmakmış, heyecan mutluluktan ağlamakmış.
mutluluktan hakkaten ağlanırmış, insan ne kadar sevdiğini işte o damlalar gözünden düşmeye başladığında anlarmış.
yıllar önce bir yazı yazmıştım, kendimi bin parçalık bir puzzle'ın parçaları gibi hissettiğimi anlatan, şimdi yeni bir yazıdır bu silinip üzerine yazılan; tekrar puzzle parçası gibi hissediyorum kendimi, bu sefer sadece 2 parçalık ve diğer parçam da kayıp değil artık, hemen yanımda, kollarımda.
tabi ki korkular hiçbir zaman yakamızı rahat bırakmaz, ama gerçek şu ki: hayat bu, korkarak yaşanmaz...
öyle bir mutluluk ki senin varlığın...
iyiki varsın, iyiki doğmuşsun!
teşekkürler tanrım.
içerikler:
çaba
9 Mart 2009 Pazartesi
bugün çok güzel bir gün
şu sesle tanıştım ya, handmade neşeküpü'mü bitirdim ya, ölsem de gam yemem artık, çok yoruldum çok emek, çok vakit, çok sevgi koydum bu yola, ama güzel de oldu, şu an döktüğüm soğuk terler heyecandan mı hastalıktan mı bilinmez, allahım sana geliyorum hissini yaşamak hiç koymuyor bana: mutluyum.
gidersen bana da bir dengini yolla
dinerse gözyaşın, beni de ağla
arkanda beni bırak, gönlüme aldırma
ardımda bir beni bırak, gönlüme duyurma
7 Mart 2009 Cumartesi
i'm not beautiful enough, to go out with you tonite
bugün, yüzyıl gibi geçmiş olan 3 günlük hastalık dönemimin en güzel iki teklifini almış bulunmaktayım: ilki nyu polytechnic enstitüsünden, gel bizde devam et eğitimine, bak yurtlarımız yeni, yerimiz güzel manhattan'a 15 dk mesafedeyiz, burs filan da veririz hem de application deadline'ını mayısa kadar uzattık demiş maykıl bey mailinde. :) ikincisi ise daha yakın mesafede şehir içi bir aktiviteye daveti, gidilecek yerden çok davetin geldiği yer cana dokunacak cinsten, maalesef hastayım ve dışarı çıkamadığım için yastayım (kafiye olsun die, ehe) .
müzikalite olarak doom'a bir meğil gözlemlemekteyim kendimde son günlerde, "tam oturup ağlanası" şarkılar dinleyip duruyorum, ağlamaktan ziyade gayet ılık, tatlı ve yumuşak duygularla dolu bir huzur buluyorum. mesela candan'a fena sardım, ortaçgil'den zaten vazgeçemiorum, araya biraz jazzanova, sophie barker, saturnine, sia filan da karıştırıyorum güzel oluyor.
geçen sene bu zamanlar üstümde siyah yün elbisem, bermuda'da bayaz mugdan bira içiyordum galiba, güzel eller ilk defa terlerken... sadece...herşey çok güzeldi...
ayh şu yazı yazıldı bitti, benim içim daha da bi gitti, geçen sene bugün........
carlos libedinsky - el aire en mis manos
ich liebe dich
5 Mart 2009 Perşembe
vergisi yüksek bir hayata konmuş benim ruhum...
ben ne kadar kendi başına dimdik ayakta pozlarına yatıyorsam, hayat da bana o kadar ağır vergiler kesiyor, ben ne kadar mutlu oluyorsam, o kadar da hasta oluyorum, sağlığımın vergisini aksatmadan her ay düzenli ödüyorum. sesim gitti ben de bilmiyorum nereye, ardından şımarık küçük kız çocuğu tonu bıraktı gırtlağımda, şimdi o tondan sesleniyorum hayata, duracell ayısı günlerimde değil de, çinko karbon pil günümdeyim bugün, hoppa duppa koşup çoşarken tak diye bitiverdi pilim, gidiverdi sesim.
foundations of software dersinde ölücem sanan arkadaşlarım teknik destek ekibi bile kurdu, taylolhat yapıp üstüne de sıkma portakal filan içirdi:P
bu sene hergünümü geçen sene bu zamanlar şunu şunu yapıyordum, şu şöyle bu böleydi diye değerlendirmeye başladığımı farkettim, hayatımda ilk defa, compare & contrast tadında muhasebesini tutuyorum günlerimin, enteresan.
bilinmeyenin çekiciliği diye birşey yokmuş, bilmenin hafifliği ve rahat bir mutluluğu varmış, tabi sorup bulduğun, almak istediğin cevap olduğu içindir belki ama, böylesini tercih ederim, biberli ya da ballı, kara ya da ak, gerçek daha berrak, daha ferah.
dönem başlayalı 2 hafta oldu ve ben mezunolmadanbikeregünügününeçalışma harekatıma başlayamadım, belki de hiçbir zaman başlamamalıyım :) herneyse sevimli hasta bir kurbaaa olarak seslendim bugün hayata ve sana sevgili neşeküpüm, gel eğil azıcık da yanağından öpüüm :]
3 Mart 2009 Salı
ve bu öyle bir mutluluktur ki....
içimi hafifleten, hey cennet bu galiba detirten, yürüyüşümü değiştiren, konuşmamı sakinleştiren...
mutluyum sevgili günlük, sabahın 10unda ve çok güçlüyüm.
for you my gentle lips, my gentle hands and my eyes gently gaze...
bitmesin, bitmesin, bit-me-sin.
...içimdeki senfoni: piano solosuyla girer, derinden violinler devam eder, bas'lar ve flemenco gitar...
---------
akşam 11 edit'i
şimdi uyusam biter mi bu rüya hali?
sabah uyanınca gerçekten mi uyanırım sanki?
candan, ben kimim...
içerikler:
çaba
2 Mart 2009 Pazartesi
bu teomanın yağmurudur
dış seni içi beni yakar tarzı bir yazı, ya da kısacası: yok başlıkla bir alakası :)
o kadar hızlı geçti ki zaman hafta demeye dilim varmıyor, sanki daha da uzun birşeydi bu, haftadan daha öteydi. hayatımda irili ufaklı birkaç şey değişti, kfc'den nefret ettim ve bütün bilimum kızarmış etli şeyden, yollardan nefret ettim ve chp'den, sonra akp'ye oy veren/verecek insanlara kızmayı bıraktım, verin anasını satayım. içime gelen dinginlik, ne gerek var ya gitme kal buralarda hissim bu trafik, bu insanlar tarafından alınıııp götürüldü. gitmek istiyorum terketmek istiyorum bu ülkeyi ve diğerlerini bütün çarpıklıklarıyla başbaşa bırakmak geride.
alışverişe gitmekten, alışveriş merkezlerinden officially nefret ettim, ilk defa kardeşime, babama ve diğer erkeklere hak verdim, eski nevresim takımımın aynısını almak için 2 saat yol katedip ikea'ya gittim ve elimde sadece beyaz bir çarşafla geri geldim.
aslında daha bi çok şeye kızdım, speedo'ya, forumda son ses düpdıduru blues çalan zihniyete, sonra hatırlıyorum da bir ara oturup ağlamak istedim neden bu kadar uzunum diye, genlerime kızdım, içtiğim onca süte... çok uzunum be günlük, hiçbişi olmuyo bana, dansta partner olmuyo, mayoda beden olmuyo bedeni olan kısa geliyo, boyu olan bol kalıyo filan, walla aşırı uzunum günlük, bakıyorum metroda milletin tepesinin açıldığını filan görebiliyorum ayakta dururlarken bile, sonra da 3.tekil kişiler kızıyor bana o bize tepeden bakıyor diye, ne yapayım doğam böyle...
kendime not: toplu taşıması çok gelişmiş bir şehirde yaşa, özellikle raylı sistem ağı geniş ve gelişmiş olsun, böylece sen kullanmasan bile şehrinde trafik sıkıntısı yaşanmaz.
kendime not 2: bi toprak parçan olsun, hiç olmadı toplar plı pırtı gider orda kendini toprağa vurusun, yetiştirdiğin hormonsuz domates, bostan patlıcanla avunursun.
içerikler:
öfke,
özeleştiri,
todo
24 Şubat 2009 Salı
tanrım beni baştan yarat
mümkünse bu hayatım bitince bi de erkek olarak gelmek istiyorum dünyaya, erkek gözünden görmek istiyorum dünyayı, futbol oynayıp gol atıp yumruklarım havada dizlerimin üstünde kaymak istiyorum çim sahada,buz hokeyi oynamak istiyorum kemiklerim kırılır mı diye korkmadan, aptal geyik küfürlü muhabbetlerden zevk almak istiyorum, merak ediyorum nedir bütün bunlar; brotherhood olayını çözmek istiyorum, cidden.
bizim cinsimizi görmek istiyorum erkek gözünden, annemi görmek istiyorum erkek çocuğu olarak acaba sadece cinsiyetimden dolayı daha az sever miyim annemi diye merak ediyorum, ve de babamı merak ediyorum acaba bir erkek olarak kıskanacak mıyım onu.
kız kardeşim olsun istiyorum, ona cool bi abi olmak, kıskanan, kızan kısıtlayan ürkütenden ziyade, havası atılan bi abi olmak, hemen her derdinde omzuma koşup ağlasın teselli bulsun güldüreyim istiorum o küçük kız kardeşimi.
işte böyle sevgili günlük,
bütün bunları isterken biryandan da ders programımı optimize ediyorum: saat kayıplarını en aza indirip, olabilecek en iyi hocalardan ders almaya çalışıyorum, ee kolay değil, on-bir-ders!
kendime not: baştan gözünü korkutan herşey geçtiğinde o kadarda kötü değilmiş dedin ve başardın. kendini strese sokmaktan vazgeç. ve hiçbirşey aslında gözünde büyüttüğün kadar değil, maaşallahın var ışın mikroskobu gibisin.
geçen sene bu sıralar stephansdom'a bakıp woaa demekle meşguldüm, bugünse bal-kaymak yiyip, gülmekten karnımı ağrıtmakla,oh bea iyiki geldin tunca!
içerikler:
friends,
hayal,
özeleştiri,
pms
23 Şubat 2009 Pazartesi
tıkabasa dolu hayatındaki bilmediğin boşluğum aslında
hani o bulamadığın, anlayamadığın, bazen düşünüp de bunca dolu doluluğun içinde yokluğunu hissetiğin şey'im ben aslında. şarkındaki "in your love, my salvation lies" nakaratınım defalarca, hiç sıkmayacak, içine huzur ve kalbine mutluluk dolduracak...
farklıyım senin dünyandan değilim belki de öyle kalsam daha iyi olabilir olabilirdi belki öyle kaldı bazı şeyler ya da değişti herşey, tatlı sevimli değerli...
üşüyorum, bana sarılsan, beni sen saçımı okşayarak uyandırsan.
özlüyorum; korkuyorum; istiyorum; mutlu oluyorum sonra düşünüyorum; ya...?
hayali, varlığından daha mı güzel, herşey kolay mı, ya da daha özel?
güzel şeyler hissetmek tersine insanın içini hafiletmemelimiydi hani, neden şimdi benim içimde, içimden beni daha da içimin derinlerine çeken bir ağırlık hâlinde bütün o güzel sözler?
dert, söylesem de söylemesem de, beşucu çıngıraklı değnek, iyiki varsın demek ya da seni özlemek...
biliyorum...
sadece öyle olsaydı istedim.
içerikler:
çaba,
hayal,
stream of consciousness,
uyku
18 Şubat 2009 Çarşamba
don't think about all those things you fear...
dün öyle bir soğuk vardı ki, hepimiz farklı sebeplerden dışarıdaydık, bankada terzide berberde, bugünse hepimizin burunları kırmızı, o kadar çok hapşurduk ki kimse birbirine iyi yaşa demiyor artık, herşeye rağmen bu, şu an annemin fırından aldığı kadayıfın kokusunu duymama engel olamıyor :)
cenkle yollarımızı ayırdık, benim seninle işim bitti, mümkünse uzun süre görüşmeyelim dedi, rahatladım :)
bu hafta herşeyin başladığı haftanın yıldönümü efen'm. yine bir cuma günü ayrılmıştım uzun süredir konaklamakta olduğum evimden, yine bu vakitler bir goingawayfromhome stresi mevcuttu üstümde, aynı şekilde herşeye sulugözlülük edip ben gidince çok özlersiniz ama haa diyesim vardı..
hayat bir masaysa, yeni bir 70lik açıorum, muhabbet dolsun gün denen kadehlerimize diye, ve eski servisleri gönderiyorum üzerlerindeki artıkları, kılçıkları, çeri çöpü kaldırıyorum masadan, gelen beyaz tabaklara sadece güzel ve bütün kalmış parçaları aktartıyorum; gülümsüyorum etrafa, şef garsona, görüyor beni alıyor elektriği, gönderiyor en güzellerini. yeni ve sıcak balıklar geliyor masama, ya da masamıza, kadehler tokuşuyor, dışarının havası soğuyor içeriniki git gide ısınırken...
tarih tekerrürden ibaretmiş ya, görüceğiz gerçek mi, tesadüf mü ama yine aynı haftasonu aynı tarihde tekrar terkediyorum evimi ve bambaşka umutlarla yeni bir yola çıkıyorum bu cuma. enteresan muknatıssal bi duygu yükü oluşturuyor böle durumlar içimde, gitmek ve gitmemek arzuları birbirini çektiği kadar itiyor belkide.
...just be glad to be here
13 Şubat 2009 Cuma
yemeyenin malını yerler...
ben yemem, başkası yiyecek diye hiç gaza gelemem.. ama su götürmez bi gerçek, senin olana sahip çıkmazsan, sahiplenip alıp götüren çok olur. zamanını alırlar iki ayağın bir pabuçta kalırsın, dostlarını götürürler bakakalırsın, duygularını çalarlar, fikirlerini çalarlar sen onları kendine sakladığını sanarsın...
sadece bu geleceği planlama teşebbüsüm benim zihnimi fazla mesaiye bırakmasa mutluluk sınırlarını zorlayacaktım ama olmadı, kendim kaşındım.. hani noolurdu sanki bundan önce hep yaptığım gibi şansıma güvenip, elimden gelenin en iyisini yapıp sonuçlar gelince en son durum neyse ona göre davransaydım...
şimdi 3. tekil kişiler burnumu havada, kendimi beğenmiş, hatta belki küstah, şukela bulacaklar beni ama çığlık çığlığa susuyorum ki erasmus grubumu tek geçerim, hani bir istisnai şahsiyet de vardı ama onun aptal tavırları bile çektiği video ve fotolar için katlanılmaya değermiş.
kendimi sığ sulara demirlenmiş oralarda unutulmuş dolayısıyla pas tutmuş, yan yatmış, çılgın denizleri, engin dalgaları, özünü sözünü kimliğini unutmuş koca bir gemi gibi hissediyorum en aptal sanayi atıklarının aktığı bir körfez kıyısında ve dönmek istemiyorum o çok sevdiğim okuluma, küçük hesaplar peşindeki insancıkların arasına...
ödeme dengelerimin açık vermiş olması da belki bu garip hislerimi kuvvetlendiriyordur, bilemiyorum acaba nasıl karşılardım milyon dolarlık ameliyatımı beynimde koca bir tümör olsa, kime güvenirdim devlete mi millete mi, hayatım ne kadar ederdi, günün sonunda ne olur ne biterdi...
bazen sadece ipini salasım geliyor, zihnimden akıp giden kelimelerin, kendileri bulsunlar istiyorum cümledeki yerlerini, anlam ifade etsin ya da etmesinler, bütün olsun ya da bütünü bozsunlar ama özgür olsunlar...
içerikler:
çaba,
hayal,
kritik,
stream of consciousness,
wien
7 Şubat 2009 Cumartesi
ve zaman boşlukta bir sonsuzluksa..
heralde neşeküpü de olmasa neredeyim, ne yaptım, neler oluyor, zamansal algımı tümden kaybediciğiim. günde 5 kez gelen piyasa son durumu mesajları ile 3 günlük hava durumu tahmini raporları bile beni keep-in-date(yok böle bişi ben uydurdum şimdi) tutmaya yetmiyor. finallerin sonu olan, benim de sonumun kale direğinin köşesi olan, top misali döndüğüm, o süreçten sonra şimdi hesapladım, bir haftadır evdeymişim! omg.
zaman bu kadar hesapsızca akıp giderken oyunun başrolü sevgili mutfaktır! hele ki birde tartım bu sabah 'esraaaa! 5 kilo vermişsin' diyince, zannedersem gece 1de mutfaktan çıkabilmiş olmam süpriz değildir! ha yok yanlış anlaşılmasın: kırdım, kestim, çırptım, karıştırdım, haşladım, kızarttım, yoğurdum, pişirdim, sarıp fırınladım filan... evet şu son 3 günde aşure yaptım, baharatı eksik thai yemekleri pişirdim(malum yeni iyileştim), yaprak sardım, erişte kestim, karnıbahar kızarttım, bulaşık makinesi yerleştirdim-boşalttım, buzdolabını temizledim, tabakların yerini değiştirdim vs. vs. uzun lafın kısası mutfak delisi oldum; biri beni durdursun yaaa!! şikayetçiden ziyade çok mutluyum bağımlılık yapicak diye ödüm kopuyor.
bağımlılık demişken, viyanadan önce bırakmıştım, uzunca bir süredir de temizdim, ama artık dayanamadım ve emrenin de gazıyla düşünmeden bir hamlede raftan alıp sepete attım kasada ödedikten sonra poşete bile koymadan direk çantama attım, akşam gelip uzun uzun mutlu dakikalar yaşadım; evet bir kavanoz nutella aldım!
bu arada 6 aylık rutin check-up'larımdan birini yaptırdım -çok yaşlıyım ya :P- yüksek kolestrolüm kalmamış onun yerine maaşaallahım varmış ondan verdiler :)
kırdığım dişimi nihayet tamir ettirmeye başladım, önce devlet babadan "müstehaktır" diye onay filan aldım organize sanayinin içine bi müdürlük açmış orda 15 kişiye rapor imzalattım filan sonra düşündüm taşındım, babam zamanında çalışıp kuruşu kuruşuna dürüstçe bütün vergilerini, sigorta primlerini ödedi ya onun için bu kadar az!? uğraştım bi diş için dedim ve karar verdim, babana bile güvenmeyeceksin hele devlet babana hiç! neyse salı sabah 10da randevum var umarım annem hatırlatır :)
hmm başka neler oldu bi düşünelim bakalım:
tunca: kültür şokunda.
talat amcam: sigaraya başlamış yeniden(dejavu), efsanelerin aslında masal olduğunu söledi tekrar bana, gözünü korkutmaya çalışacaklar yılma dedi, akademide kalmamı en çok isteyenlerden biri o ve eğer kalırsam en önemli sebebi.
babam: benim idolüm, acayip uydurmasyon ama enfes yemekler pişirmesiyle, rakının yanına çay içmesiyle, kalkıp gidip şehirleri, ülkeleri gezip gelmesiyle. günübirlik ankaraya mobilya bakmaya gidip geldi üstüne bir de fırında patates dolması pişirdi.
aaa! sevgili günlük yandalım tam istediğim gibi, hatta iyi de notlarla geçtim! ama asıl bomba bölüm derslerimdi, tekrar düştü içime o '90 altı alan hayvandır' hissi; hele ki ispanyolcadan bile 95 yapmışken, tutmayın beni bu son dönem!
çok mu yazdım ne :)
son olarak, show tv'de wipeout: izlerken ölecektim gülmekten karnıma ağrılar girdi! cuma akşamları wipeout geceleri düzenlene!
günün favori şarkısı gelsin içimde yükselen chillout'umsu coşku eşliğinde :Grzegorz Markowski ve Michał Urbaniak ikilisinden Wymyśliłem Ciebie
3 Şubat 2009 Salı
ben aslında 3 çocuklu bir anneyim
yok artık daha neler mi :)
mutfaktaydık, annem söyleyince farkettim ben de: sanki herkes beni bekliyormuş; benden ilgi bekliyor, bana şımarıyorlar tek tek. Zor iş bu çok çocuklu annelik hadisesi...
şaka gibi ama gerçek: şubat gelmiş, "nassı yaa" di mi, bence de. koca bir fall semester bitti görkemin dediği gibi.
zeynep çilek kızına kavuştu, pek de sevinemedi nitekim annesi de kardeşine kavuşmuştu, e haliyle kıskançlık krizine girdi :)
efe, nasıl tatlı olmuş, saçları uzayınca rengi açılmış, sarışın olmuş resmen, dümdüz saçları, kocaman bir gülümsemesi, pofuduk yanakları, bir de sessizce oturup oynayışı var ki çok tatlı, herif herif :)
efe, nasıl tatlı olmuş, saçları uzayınca rengi açılmış, sarışın olmuş resmen, dümdüz saçları, kocaman bir gülümsemesi, pofuduk yanakları, bir de sessizce oturup oynayışı var ki çok tatlı, herif herif :)
cenk beyle hâlâ bi buluşamadık, dişim hâlâ kırık, nerdesin sevgili dentisim!
şunu farkettim, ben bırak herkese yetmeyi, aslında kendime bile yetemeyebilirm; düşünmek sevdiklerim hakkında endişelenmek, onlarla ilgilenmek, tabi ki güzel birşey, ama bir noktadan sonra bana pek de fayda sağlamayacak gibi..
tatille ilgili çok verimli planlarım vardı, 4 gündür evde, dolayısıyla tatilde olduğumu göz önüne alır birde hiçbir şey yapmadığım gerçeğini bunun üstüne koyarsak, 4-0 gerideyim.
bu arada tv'de haberleri izledikçe o kadar sinirleniyorum ki o hiç sevmediğim tarih'i bile oturup çalışıp zehir gibi öğrenesim sonrada siyasal bilimler filan okuyasım geliyor. ne kadar rezil ellerdeyiz biz ya, keşke insanların tek ve 'gerçek' derdi dersleri filan olsa; ekonomiymiş, gelecekmiş, ülkenin istikrarıymış filan sadece nşa kabul edilse hep ceteris paribus kalsa...
bizim için gelsin çok sevdiğim '80ler gençliği': bülent ortaçgil- bu şarkılar adam olmaz...
28 Ocak 2009 Çarşamba
acilde soğuk serum şişem
sefkili günnük,
evet acildeydim, damarlarım dondu resmen serumun serinliğinden kolum ağrıdı, belimin içine kadar tirtir titredim, ateşim 39 oldu terledim,üstümü değiştim, terledim, üstümü değiştim indi şimdi daha iyiym.
bir sınavı böylesine aptalca nasıl kaçırırım dedim 2.5 saat ağladım, sonra farkettim ki insanım ve gamlıyım çürüyorum, ömrümden gitmiş sanki bi 2500 sene o 2.5 saatte. mutsuz olmak ne demekmiş tekrar hatırladım, mutlu ama bazen sıkıcı olabilen günlerim için defalarca şükrettim tanrıya, şimdi zihnim hâlâ bir parodide komada.
21 Ocak 2009 Çarşamba
Mitteilungen aus Deutschland
evet, almanya'dan mesaj, hem de en sevdiğim iki insandan: Martin; pek bi özlemiş, en yakın zamanda tekrar görüşmek üzere demiş miss little sunshine'ına (aka princess). Emanuel; gönderdiğim zarfı almış, gerçekten parti de eksikliğin hissediliyordu demiş, nisan'da türkiye'ye geliyor :)
erasmus tadında birgündü benim için back to old days oldu, e sebebi açık; final haftasının tam ortasında sadece(!) yedik, içtik, gezdik, eğlendik. dünkü java zaferimden sonra haketmiştim canım :)
Öyle işte.. mutluyum.
günü güzelleştiren: kuaförümün titrek elli çırağına, oda arkadaşım yeşime, lost(kafe) manyağı murata, beni ffs'de satın almaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen umuta, içtiğim harika decaf press cafeyi yapan baristaya, boyozlar için edi börekçiliğe, gemiden amerika karasularına, yamaçtan ölüdenize atlayan, elebaşımız -ay pardon- başkanımız ilbaya, lojistik desteğinden dolayı yiğit'e teşekkür eder, bi dahaki sefer çaya bekleriz...
iyigeceler :)
17 Ocak 2009 Cumartesi
bitse de gitsek...
sevgili günlük,
şu an derdimi anlatacak kimse yok senden başka...
e malum final haftası geldi, 19'dan 29'a finaller koysun bu kıza durumu (farkındayım ağzım çok bozuldu) (pms durumu, alttan al geçecek:] )
2009'da kendime yeni bir arkadaş edindim ve kısa sürede çok yakınlaştık... hemen hemen hergece birlikteyiz; evet evet beynim kafatasıma fazla geliyormuş hissi yaratan baş ağrımdan söz ediyorum.. biran önce ardına bakmadan defolup gitse, beni hiç düşünmeden terketse inan hiç üzülmicem.
bugün teyzelik genlerim tekrar harekete geçti, geçen hafta agorada gördüğüm kocaman pembe saçlı çilek bebeği gittim ve satılmadan zeynepcime aldım; yerim ben onu,bir de kibarlaşmış hiç sorma, telefonda "nasılsın teyzecim, mutlu musun, günlerin nasıl geçiyor" diye sorunca, "ben iyiyim siz nasılsınız" diye cevap verdi ya ölsem de gam yemem artık :)
dün milongada dehşet eğlendim, benim için bir praktika tadında geçti, özgüne her cuma şarap içirsek hep böle eğlenceli olur mu acaba bilinmez ama buraya yazıyorum esra demişti dersiniz, murat ileride dehşet bir tangocu olacak hem de en eğlencelisinden.
didemden psikolojik danışmanlık projesi' için yaptığımız görüşmenin ses kayıdını aldım, bir saat boyunca kendimi dinledim. alırken kaygılıydım aslında, eyvah şimdi kendimden nasıl utanıcam kimbilir nerelerde ne hatalar, nasıl bozuk vurgular yapmışımdır konuşurken diye. ama gel gör ki, benim konuşurken takıldığımı, düşünürken çok durakladığımı, dilimin dönmediğini sandığım yerlerin hiçbirinde hiç bir kusur belirtisi yok! yani dışarıdan hiçbirşey anlaşılmıyor, bütün kusurlar benim zihnimdeymiş, bu arada sesim de güzelmiş :]
gördüğün gibi sevgili günlük, sızlanmak maksadıyla başladığım yazı bile sonunda böle sevindirik bir hâl alıyor... ben sana boşuna neşe küpü dememişim değil mi? şimdi bana müsade, ben şu sınavların hepsini teker teker bi "rock"liyip gelicem.
16 Ocak 2009 Cuma
what the hell are you trying?
saniyelik ölümlerden dönmüşcesine uyandığım zaman ortamdakilerin topunun ağzına sıçasım geliyor. gözümü açıp nerdeyim nooluyor algılamaya çalışırken, çığlık atmak isteyip de sesimin çıkmadığı şu zamanlarda hani.
sonra kalkıyorum bir hışım söküyorum kabloları alıyorum laptobu yatağıma koyuyorum path2'i player'a sandra nasic'den geliyor onlar için, gömüorum kendimi yastığa, sesizce çekiyorum yorganı kafama, bi yerden sonra vazgeçiyorum çünkü çenem acıyor dişlerimi sıkmaktan...
şeker kız alice hallerime aldanmış da ağzıma sıçmaya karar vermişseniz, halt etmişsiniz! içimde yükselen sessiz öfkenin farkında değilseniz çok yanlış yerlerdesiniz, kendinize, attığınız adımlara, yattığınız uykulara dikkat ediniz. kesinlikle kişisel değil; ama nasıl ki iyilikleriniz dönüp dolaşıp sizi buluyorlar, nasıl ki gülümseme çemberlerim var mutluluk saçan, o zaman neden olmasın lanetlerim sizi korkudan altınıza sıçtıran?
adam olun!
içerikler:
öfke
15 Ocak 2009 Perşembe
Hedonik bişi'lerim: duşum, param, kremim
dün akşam duş aldım sevgili günlük, en az yarım saat kaynara yakın suyun altında yıkandım, oyalandım, 'this is not a love song'u jazzdan arabeske bi çok formatta söyledim. allahm nasıl bir mutluluktu o öyle, evet o kadar yoğundum ki itiraf ediyorum 3 gündür yıkanamıyordum. sonra çıktım tarandım, kremlendim, baştan aşağa kendimle ilgilendim bi güzel.. farkettim ki bu kremlenme olayı çok hedonik bişi, mest oluyor insan... artık her duşun sonunda bütün vücudum sıcaktan pespembe olunca açıyorum buz gibi soğuk suyu sonuna kadar, ohh bi güzel irkiliyorum, keyifleniyorum.
beni sıcak tutan bütün paralarımı götürdüm bankaya yatırdım bugün, sadece üç tane 5lik banknot kaldı cüzdanımda, kendimi bi garip hissediyorum sanki ekranda gözüken rakamlar benim paralarım değilmiş de çulsuz kalmışım gibi hissettim, evet burdan da anlıyoruz ki para araç olmaktan sıkılıp amaç olmaya başlamış hayatımda. ama gelmicem ben bu oyuna, atlaticam en kısa zamanda..
bu akşam sadece sosyal amaçlarla yemek yedim, sadece arkadaşlarımla hoşça vakit geçirmiş olmak için, sonra bissürü aburcubur aldım geldim; deneyelim hadi, tadına bakicam, vs ayağına bi yığında onlardan yedim sonra baktım aynaya sanki sağlıklı beslenirken daha çok kilo alıodum da şimdi böle sağlıksız yedikçe forma giriyodm gibi hissettim.
evet sevgili günlük farkettim pek de matah bişi olmadı bu seferki dediklerim, ama çok yorgunum bi kaç gündür ve sebebini de buldum, kendi kulağımı çektim, tüketmek yoruyor beni, hele ki hızımı alamayıp kendi kendimi tüketmek genç öldürür beni; ondandır ki, bi süre az kazanıp, az çalışıp, az harcamaya çalışacağım.. tabi kim bilir ne kadar başarılı olacağım...
bu arada acaba hiç tahmin ediyor mudur hayatımı ne kadar etkilediğinin, verdiğim bi çok kararın altında yatan sebep olduğundan, ben bile bunun bilincinde olmadan. Ve acaba kimler var bu dünyada hiç farkında olmadan hayal edemiyeceğim kadar hayatlarını değiştirip yönlendirdiğim..eğer şimdi mutsuzsanız beni affedin...
içerikler:
çaba,
müzik,
özeleştiri,
todo,
yemek
12 Ocak 2009 Pazartesi
slow the life, you can't beat the time
bir an için kendimi hayal ettim çimlere uzanmış ve sadece bulutları izlerken, onlar öylesine yumuşacık zamandan bağımsız, dertsiz ve tasasız, sonsuzlukta kayıp giderken..ve inanılmaz mutlu oldum. yine bir ödevin en iyisini yapma saplantımın esiri olup ads concept projesi için olayı taa slow life movement'a kadar getirdiğimden dolayı uğraşıp dururken saat 2 olmuş, yeterli bir proje çoktan bitmiş olabilecekken en iyisini yapmaya çalışacağım projeye daha hiç başlamamışım... ama fena da olmadı; aslında multi-tasking'liğin kanıtlanana kadar kusurlu bir hipotez olduğunu okudum ve kendimi düşündüm, mutlu muydum bu kadar multi-tasking olmaktan? galiba şu bulutları hayal ederken olduğum kadar asla...
unsupervised categorization; herzaman pek de doğru çalışmazmış,"each person is an exception to the rule"muş .
murat da klimt hayranıymış, resmen evren etrafımda dönüyo gibi hissettirdi bu klimt olayı beni, ileride tüm parçalar yerine oturduğunda(puzzle misali) umarım herşey daha net ve anlamlı olur.
yediğim pizza iğrençti, yarın besin zehirlenmesi geçirirsem kesin o sosislerden, nitekim karnım gurulduyor.
tunca viyanalı oldu, evet kıskandım, içim buruldu, konuşurken nevresimlerimi getir gelirken dedim yeri yokmuş; bir an ağlamak istedim. onlar; bu kadar mı özeldi benim için..yani aynısı türkiye de de satılıyor di mi, ama ben onlarda yatmadım ki... garip bir his anlatılamaz değil ama anlatmak istemiyorum.
bugünün favorisi erotic lounge:sensual passion volume1(soft&lazy) albümü oldu. dinlediğim ilk şarkı da lazy sunday afternoon'du. sanırım kaderim beni slow lifestyle sahibi yapmak için çabalıyor.
3 gündür makyaj yapmıyorum, club'a bile kot-tshirt, spor ayakkabıyla gittim, saçlarımı özellikle duştan çıktığım gibi bıraktım fönlemedim taramadım, ama gayet mutluydum ve kendimi de bir o kadar güzel buldum...yok yok hakkaten bi haller var bende.
baraj yürüşü, pazar sabahı huzurumla tam bir uyum içindeydi, üzerinde yaşadığımız şu dünyanın her bir toprağı, doğasının en ufak parçası ne kadar da eşsiz aslında.
mediacat'de gördüm asla yalnız yeme demiş kitabın kapağı.. düşündüm hak verdim.
veee artık bir xenium x800 sahibiyim, çok özümsedim onu hemen benimsedim, kutusunu açarken ellerim titredi, inanılmaz heyecanladım aynı ibm'im gibi...geçenlerde ibm'den bahsederken 'biri' aman ya arabamı sanki altı üstü pc dedi ve beni ne kadar anlamadığını anladım. evet benim için bir R51, bir X800 bir arabadan daha değerli; onlar "benim" emeğim, alınterim, anılarım, yol arkadaşım, herşeyim (bkz: consumer behavior, extended-self)
8 Ocak 2009 Perşembe
12den 2ye bu ne biçim kahvaltı böyle :)
sevgili günlük,
dün hiç okula gidesim, ders yapasım yoktu mâlum,akşamki dersimi bile perşembeye atmıştım.
nitekim gelip bi miktar annemi arayıp ya keşke yanınızda olsaydım, gerine gerine yatsaydım, hazır bi kahvaltı yapsaydım diye zırladıktan sonra telefona babamın el koyması üzerine onun sohbetine müdahil oldum (o ne demekse artık:)git bi kahvaltı yap en güzelinden dedikten sonra, kendisi amerikalı (yılmaz) amcamı arayıp onla konuşmamı salık verdi. haksızda sayılmaz bilaire bu konuya eğileceğim.
e peki en büyük vasfı iyi bir öğrenci olmak olan biri olarak (çok komplike evet) ne mi yaptım: attım çantama gmat kitabımı taktım koluma, tinimimi adımlarla tuttum krunch'ın yolunu...tam da tahmin ettiğim gibi henüz boş ve güzeldi. i love turkey kahvaltısı ısmarladım bir adet, açtım gmat kitabımı hem yedim hem çalıştım.
ondan önce biraz da piyasa araştırması yapmıştım apple,tcell ve teknosa'da şusıralar başgösteren elektronik açlığımı gidermek için. nitekim kendime de bir adet philips xenium800 touch +4gb microSD aldım. bir taşla 2 kuş yeni bir telefonum ve 4 gb'lık mp3 playerım var artık ::a tabi ups ne zaman getirirse:) heyecanla bekliyoruz :)
o tinimini adımlarımı atarken, mağazada hertürlü elektroniğin özelliğini sorup delice bilgi toplarken aslında aklımın büyük bir bölümü özeleştirimi yapmakla meşguldü. çok ukela, kendini fazla mı beğenmiş biriydim acaba? aslında genelde dozunda bırakmayı başarabilen biri olsamda bazen, özellikle bazı kişilere karşı nedense çok aşırı kaçtığımı düşündüm; sonra hayran olduğum insanları düşündüm, evet onlar da akranlarına, içinde bulundukları ortamlara kıyasla çok yüksek özelliklere sahip, hepsi de donanımlı insanlardı ama benm hayranlığım nerden geliyordu peki?tekrar düşününce bildiğim ve aklımın kıvrımlarında kaybettiğim gerçeği tekrar buldum. ben onların alçakgönüllülüklerine, bu kadar üstünken bu kadar mütevazi olabilmelerine hayrandım; e hâl böyleyken benim kendime hayran olmam olanaksızdı çünkü son günlerde aşırı kendini beğenmiş, snob, burnu havada yerçekiminden bağımsız bir moddaydım hani küçük dağları ben yarattım, büyükleri de babamındı onları da satın aldım modu.
Eğer bunu başarabilirsem, daha az kendini beğenmiş olabilirsem (hayran olduğum insanlar kadar mütevazi olmak çok ultimate bi hedef şimdilik) bunu da altın madalyalık başarılarım listesine ekliyeceğim.
i'll be so high, i'll be flying..
içerikler:
özeleştiri,
todo,
yemek
7 Ocak 2009 Çarşamba
Külkedisi evine döndü...
ya deniyorum deniyorum her seferinde siliyorum...
şunu yaptım bunu yaptım, yok efenm şık oldum, alins milongasını beğenmedim, "a ama o salı günü değilmiydi" dediğimde "e evet bugün salı" diye ezildim filan ama asıl önemli olan sabah şu ekranın başına oturduğumdaki hislerimdir sanırsam. onları dillendirmeye çalışalım biraz ben ve 10 kişilik parmak kadrom olarak.
Allahım şu ezanlar ki şaadetin temeli, mümkünse benm üstümde inlememeli... ya da sadece ramazanda iftar sofrasında inlemeli. Neden mi? ezanlar maçların son düdüğü, sınavların bitiş zili, yarışmaların final gonk'u gibidir... bitti demektir. akşam oldu gün bitti güneşi çekiyorum üzerinizden artık kalın karanlıkla başbaşa demektir. sabah oldu şimdi gün doğacak ah ne yazık gece yetmedi mi daha uzun mu sürseydi daha çok mu eğlenmek isterdiniz ya da uykunuzu mu alamadınız küçük kız gibidir..
ve işte o ezanını duyarak başladığım bugün de, deniz bukadar pırıl pırıl, hava bukadar bahar tadında, yerin ve göğün mavisi en can alıcısından parlarken, gemiler en güzel halleriyle denizde salınırken, martılar sevimli ötesiyken "ne işim var benim okulda, proje mi o ne, sınav mı vardı of ama artık, ha doğru ders de dimi" modundayım. Tabi okulda yaşamak çok kolay, çok rahat, kalk yataktan hop 5dk'da derstesin filan ama acaba çok mu tüketiyor bu beni? çok mu içine çekip kaçılmak istenen bir hâl haline sokuyor bilemiyorum...
Bu kadar maddi bir güzellik olduğu için ilk başta içime çok sinmese de mırın kırın etsem de, sonuçta çok mutluydum ve evet şu odaya dönmüş olmak ve "dönmesen neyapacaktın ki"yi bilememek beni en koyusundan bir külkedisi hissiyatına sokuyor, sanki ömründeki tek balosu bitmiş, tozlu kilerine geri gönderilmiş gönüllerin prensesi olmak, içimde derinde benim bile bilmediğim o en çocuksu, hassas, yumuşak ve kırılgan yerimi acıtıyor...beni büyütüyor.
6 Ocak 2009 Salı
Wir machen das klar!
o yeae!
aman yarabbim tadından yenmeyen bir gündü, nitekim migrostan aldığım ince üzümlü tarçınlı kurabiyelerim, koca tablet antepli çikolatam, hatta medetariano olive krakerlerim bile biteyazdı :) evet doğru çok aburcuburladım bugün ama neler neler yaptım. öncelikle dün gece 5 de yattım üstelik yatarken uykum da yoktu(as usual) gerçi sabah ayılmak 1 saatime mâl oldu ama yetti.
şu web tasarım işini çok abarttık gibime geliyo yani bi çok uluslararası firmanın bile bu ölçekte bi sitesi olduğunu sanmıyorum.
görev bilinciyle değil ders aşkıyla gittiğim consumer behavior dersindeki kumru sunumum gayet sükse yaptı, kimse ekleyecek ya da düzeltecek birşey bulamadı, son sözü taşbebek nilgün söyledi : arkadaşınıza 110 ! :] ya bu kadına hayranım farklı bişey var, çok güzel filan değil ama çok etkileyici, ışıl ışıl.
dım dım dım dım...bir erkek adımları günüde daha esra'yla beraberdi bugün sevgili tango severler, ha tabi güven oyununda tüm inancıyla kendini kollarına bırakan ozan hocayı geri çekilmek suretiyle yere seren murat'cığmın topuğumu kırması da ayrıca etkili olmuş olabilir.
Aman tanrım çok seviyorum dans etmeyi ve de ettirmeyi...
Kritiklere gelelim şimdi: sevgili erkekler; eğer sevgilinizin kız arkadaşları sizi tanımadığı halde sizden nefret edebiliyorsa artık çok da şansınız kalmamış demektir. artık nasıl üzdüyseniz kızcağazı arkadaşları size düşman olmuştur. uzatmayın, salya sümük olmadan gururunuzla gidin, o kadar da alçalmayın lütfen.
Sevgili diğer erkekler, ne kadar aç olduğunuz, ne kadar az zamanınız olduğu önemli değil lütfen biraz kibar yiyin şu yemeklerinizi, sonuç değil süreç odaklı olun. unutmayın ki tokluk hissini veren çiğneme süresince salgılanan salgıların belli bir süre sonra beyinde yeterli konsantrasyona ulaşıp "doydun tamam" demesidir, diğeri sadece midenizi şişirmektir, karşınızdakileri tiksindirmektir, siz daha çoook bekar gezersiniz, yazları denizde donla yüzersiniz. :D
muhteşemim ya :D (maşallah dee!)
wir machen das klar.. aso! yeaaayee-e, ououow babe.
3 Ocak 2009 Cumartesi
Do you ask yourself where am I now?
neşeküpü gibi bi günce olmasını diledim açarken ama ilk defa yorgun uyandım bugün onca zamandan sonra, ha bu beni mutsuz etti mi hayır, ama gerçek bu.
konu tango olunca hiç kendimden beklenmeyen laflar edebiliyorum, zaten duyanlar gözlerine kulaklarına hatta burunlarına bile inanamıyorlar: "erkekler tangoda herşey; siz varsanız biz de varız"
hayatta herşey cluster modeli ile işlemeyebiliyormuş, zaman zaman waterfall modeli daha geçerliymiş, bugün bunu gördüm: helpdeskten mysql şifremi almadan saatlerce uğraşıp projemi localhostda tamamlamam hiç bir işe yaramıyormuş, nitekim o şifre olmadan yüklenmiyormuş.
yalan söyleyemiyor, kendi sırrımı kendime bile tutamıyormuşum. cahillik saadetmiş ve evet bazı soruların aslında cevabını bilmek istemesek de, aldığımız cevap beklediğimiz olmadığı için üzülsek de soruyormuşuz.
herşeye rağmen kendimi çok seviyorum ve galiba bu benim en büyük kusurum;
ha buarada kitaptaki artuk bey aslında gerçekten ismail hoca galiba, gerçek olamayacak kadar kötü :(
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
