6 Temmuz 2010 Salı

ne zaman çimler taze biçilir, ben kalkar giderim...

Başladığım yerde bitiriyorum yine; yine dolapların üstünden toz kalkacak bir bilemedin iki güne...

Sıcaktı, boş ve yalnızdı hayat; mevsim yine yazdı: burada başladı herşey. Bir hikaye yaşadık hep birlikte adına MiF dedik. Nerde birinin sesi çıkması gereken bir durum olduysa, akla gelen ilk isimdi benimkisi: "Esra demiştir" dendi hep, benim hiçbirşeyden haberim olmadan.

Çok değil daha dün, iki puanla şeref olamazsam ya diyordum; şimdiyse üstümde tek başınalık krallığına edeceğim vedanın telaşı. Zamanın ikiye bölünüp, hem hızla akıp geçtiği hem de hiç geçmediği; ama en sonunda biribirine converge edip ortada buluştuğu yerdeyim. Güneş bile batarken naz edip asılı kalıyor durduğu yerde. Çimlere bakmak sonsuzluk gibi, benim sonsuzluğum, ilk defa korkutmayan sonsuzluğum.

Gitmek istiyorum, tekrar tamamen kendimin yapacağım bir yere. Dönmelerden sıkıldım artık, yepyeni şeyler yüklenip, hiçbirşeyin değişmediği yere. Her adım, artık bir basamak, geriye dönüş olmayan...

24 Haziran 2010 Perşembe

saçlarımı özlüyorum

uzun saçlarımı özlüyorum. artık tarayamadığım ve onlardan kurtulmam gerektiği gerçeği onları karış karış kestirdiğim için boğazımın düğümlendiği gerçeğini değiştirmiyor.

comfort zone, big dreams, malta, jobs to live, gece rahat uyumak, ozlemek, zeytinyagli fasulye ve bitmeyen submitler.

15 Haziran 2010 Salı

2010 baharı

benim değil sanki bu yaşadığım hayat, ve sanki koca evrende bi tek ben varım, özünde yapayalnız... içtiğim vitaminler mi kafa yapıyor, yoksa inadına içmediğim ilacım yüzünden polenler mi bünyemi sarsıyor kesin bi fikrim yok ama hissiz ve tepkisiz birine dönüşmüş gibi hissediyorum zaman zaman: vazgeçmişlik, boşvermişlik, salıvermişlik... ne dersen artık. ya ben hiç acımadan karış karış kestirdim saçlarımı! hiç kalmadı değiller ama kıyamam dediğim çilesine aylarca katlanıp uzattığım bütün o "emek" bir anda gitti. belki hayatta herşey bu tarz örnek izdüşümler bütünü, varetmek ömrünü alır yoketmek bir kıvılcım...

"Damarlarımdaki kan gibisin varlığını her an hissetmiyorum ama yokluğunda yaşayamam." sanırım böyle bir faktör vardı benim hayatımda, ne olduğunu bilmediğim ama beni bütün ve olduğum gibi tutan; şimdi "falling apart" hissi her yanımda, ama baloncuklara, ama milyon renkli şekil şekil kristale dönüşüp.

yaşamak ve ölmek konusundaki standart hislerimin hiçbiri kalmadı, sanırım daha önceki ya da olası bi sonraki hayatımla bilinçüstü bir buluşma yaşadım, ölesiye bi olgunluk geldi ruhuma, farklı ötesi.

ben zamanı suyla yoğurup bir güzel hamur edip, kalıplar halinde istediğim şekilde elimde tutmasını pek iyi bilirdim, gelen yazla ısınan havadan belki de şimdi avuçlar dolusu kum tanesi oldu bütün zaman, hakim olmak mümkün değil ve parmaklarımı kapatıp avuçlarımı kavuşturamıyorum bile; akıp gidiyor...

7 Haziran 2010 Pazartesi

mutfaktaki çiçekler, yollar ve yağmur

*sezenin bir "izmir" deyişi var ki, ahh... sanki izmir değil benim ciğerim yanıyor. sanki günlerdir yağmur yağıyor, bitmek bilmeyen bir yağmur, ardı gözükmeyen kara bulutlar...

* ben diğer köşedeki cafede otururken delice refüjü hiçe sayıp karşı şeride geçen ambulanslar bu istanbulun şöförlerinin her türlüsü manyak dedirtmişti, hep geçtiğim o köşede doğal gaz patlamış meğerse bu sefer ben geçmeden yarım saat önce.

*bu aralar kanatları düşünüyorum: hangisi kimin?

* rüyada yaşamak farklı bir his bu öyle bile değil, sanırım uyuşturucu bağımlısı hayatı bu, tamamen farklı bir boyuttaki gerçeklik.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

no subject

üstüne düşünebileceğim şeylere ihtiyacım var, salt "gör-taklit et & öğren-uygula"dan ziyade "kafa yor-ara-tara-kendin bul" tarzı şeylere... işte tam da bu yüzden dersler hiiiiiç mi hiç ilgimi çekmiyor artık, bana ne yani. bi mr sanjay var ama o kadar motivasyonsuzum ki "challange not accepted"...

27 Mayıs 2010 Perşembe

kalbim egede kaldı

naber bilog,

Bak bu gece ne anlatacağım; sana şefkatle severek ile hırsla birşeyler yapmanın farklarını; artık büyüdüğümü, istanbulu, kaybolan ve tazelenen hırslarımı, duygularımı, sevgilerimi, yenilgilerimi, dolu dolu anlata anlata bitmeyen bi günlük dev hayatımı, ve daha neleri neleri...

Anlatmasına anlatıcam da, nasıl ki kelimeler boğazında düğümlenir, harfler de öyle şuan, parmak uçlarımda birikip kalıyor. Önce ellerimi ordan bütün kollarımı ağırlaştırıp, vücuduma yerçekimininin oturduğun yerde bile bi kaç g'ye çıkabileceğini hatırlatıyor.

Hani özleyip durduğum o yaz var ya, o sabahında kalkıp sakin kumsalında yürüdüğün, sevdiklerinle verandada kahvaltı yaptığın; küçük yeğenlerin, kuzenlerin ya da kardeşinle öğlene kadar yüzüp, kurtlar gibi acıkıp, makarnalı salatalı bir öğle yemeği masasına oturduğun; yemekten kalkıp kumsala incir ağacı kokularının içinde geçip yürüdüğün ve sonra o altın kumlar ayakların altında yumuşakça seni ısıtırken vardığın iskele kıyısındaki gölgede kitap okuduğun ve dalgaların ninnisinde uyuduğun... hani o akşamına bronz ve sıcak tenine efil efil etek ve bir de beyaz hırka giydiğin, saçlarında çiçek kokun arka planda cırcır böceği ve hafif dalga sesi, sarı loş ışıklı iskelen, yakomozun ve çayağacı kokan böceksavar sürülmüş kolların...

İşte ben o yaz gününü aslında hiç yaşamadım bilog, ama gel gör bugün yine özlüyorum o günü ve o beni, hem de en Nisan duygularımla...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

drenched in pink

Normalde adetim değildir buraya foto eklemek ama böyle bi motivasyona ihtiyacım olacak bir döneme giriyorum.

Ders çalışmak zorunda kalmak problem değil; senelerce çalıştım, yine çalışırım, koymaz. Ama şunu anlamıyorum; bir insan bi konuda iyidir, iki konuda iyidir ama bütün konularda da değildir. Bence MiF buraya kadarmış, bundan sonrası zorlama. sırf 4 dersin ismi "special topics in finance" hani "biri gelir içini doldurur nasılsa" dersleri.

Çok büyük hayal kırıklığı yaşadım ben bugün: sanki aylardır piyasa denen jungle'a tek başlarına salınmış masum gençler biz değilmişiz de, daha geçen cuma orda dersteymişiz gibi bi halle derse başlandı. şaka olsa gerek dedim, insan bi sorar nasıl geçti stajınız naptınız diye. daha bizi göndermeden yerimizi doldurmanın derdine düşmüşsünüz. ben burda kendimi ne kadar yırtsam bi faydası yoktur ama yinede "break time" diye bişi var hacı! hele bi çek ayağını gazdan da nefes al, bi zahmet bi gözlerimizin içine bak, göreceksin orda deriiin bir boşluk var belli bi saatten sonra.

16 Mayıs 2010 Pazar

cabin crew cross check

Rüzgarlı havalarda sabiha gökçenden her uçuşumda, hay aklıma sıçayım diyorum, bok işim mi vardı, otursaydım evimde ne diye bi yerlere gidiyorum ki ben şimdi? Bi teneke kutunun içinde kağıtmış gibi çırpınan koca kanatlarla bilmem kaç bin feet yükseğe çıkmaya çalışıyorsun, doğanda uçmak olmadığını bile bile, inadına...

Annem, "o eti de bölmeden ağzına atıp yutuversen n'olur?" dedikçe çığlık çığlığa susmak tipi bir yanlızlığa düşüyor eti liflerine kadar ayırıp öyle yiyorum.

13 Mayıs 2010 Perşembe

paralel evren

Kaç tane daha olabilirdi, inan bilmiyorum. Dozu arttıkça bu paralel açılımların, açtığı kadar da boğuyor, onu anlıyorum sadece. Güzel ve çirkinin birbiriyle bu alıp veremediği ve bu kadar içiçe dış dışalığı ve benim daha önce bunu iddia etmiş de haklı çıkmış olmam acı-tatlı bi hal alıyor.

Müzik diye sızlanıyorum, susuz kalmış, havasız daralmış gibi, yoksunluğa düşüyorum, beyaz kulaklıklarımı, bissürü cigabayt şarkılarımı özlüyor, geri istiyorum. Hayatımın yaylıları beni bensiz bırakıyor müziğim olmayınca, yanyana dizilmiş onca tele vuran tuşların sesini arıyorum havada; ya da bir nefesin kıvrımlardan geçen, deliklerde koşan sessiz çığlıklarını...

Hüzünle birbirimize çok yakışıyoruz aslında, ama ben onu çoktan yollamıştım uzun sürecek bir yola, özlemiş olsa gerek beni, döndü yine yarıyoldan geri geldi.

herşey viyanadan gelmiş gibi sanki, öyle oldukça daha da mutlu ediyor, o topun peşindeki deliler o kadar da takip edilemez görülmez ve bitbit değil hani, konser desen ayrı bir fenomen bütün o insanlar için, kızlar inanılmaz, pırıltılar yüksek topuklar, satralistanbul apayrı birdünya, estetik ne zaman bu kadar default oldu farketmemişim bile, burası istanbul!, heterofobik hallerdeyim derdimi bi görkem biliyor, anlatsam dilimde tüy bitse yine açıklanmaz, haklı çıkarmaz beni, bizi, hiçbirimizi, ben ilk rollercoster'a bindiğimde de göz kapaklarım adeta birbirine yapışmıştı, hem de onca saat sırada bekledikten sonra, sonra bi daha da binmedim zaten.
*pink martini - autrefois

3 Mayıs 2010 Pazartesi

ağız dolusu acı

...yüksek olan eşiğimi de geçti artık bu ağrı, artık derin bir keder derin bir acı...

implantlarım ve ben, bir de kemik tozlarım, şu diş işi ne zormuş allahım!

29 Nisan 2010 Perşembe

unuttum

çok yazacaktım, ama gel gör ki unuttum.

demeye meylettiğim vedövidöler şunlar olabilirdi.

*dün metronun merdivenler bitip de gökyüzünü gördüğümde bir an arkama dönüp baktım ve şöyle dedim "hergün istiklali göreceğin aklına gelir miydi?"

*herkesin birbirine ismi ile hitap ettiği ya da sen diyebildiği bi ortam fikri o kadar da zor değilmiş.

*sinemada otururken kendimin küçük bir baloncuk içinde dolaşıyor olduğunu hayal ettim, yani sanki ben o küçük çocukların üflediği gliserin mucizesi su köpüğünden bi balona sahipmişim de onun içinde yaşıyormuşum gibi, kısacası tek kişilik dünyamda çok da normal gelen bir yanlızlığı paylaşıyordum kendimle yanımdakinin kim olduğunu önemsemeksizin.

* acayip rüyalar gördüm dün gece, mesela 2. katmış durduğum pencere ve daha önce atladığımda canım yanmamıştı, şimdi ise çok yüksek gözüküyor diye düşünüp korkuyormuşum.

* insanların beni arayıp heyecanla "ESRA!" demeleri mutluluk bile içerse beni yerimden hoplatıyor, feleğimi şaşırtıyor. lütfen önce "alüü" diyiveriniz.

*fazla duygusal çeşitlilik hiç bana göre değil, bukadar yüksek volatilite sağlığıma zarar. aslında ben o anda içten içe öyle bir çemkiriyorum ki, dışarıdan o kadar sevimli göründüğümü söyleyip hatta ve hatta şaşmaları aslında beni daha da şaşırtıyor da onlar bunu bilmiyor.

*külkedisi muamelesi yapan şişko üvey kardeş rolüne soyunmuş küçük beyinlerin unuttuğu birşey var ki o da külkedisinin aslında prenses olduğudur. nedir yani, çok mu istiyorsunuz beni prenses yapmak. hı-hı evet çok da bale pabucumdu.

20 Nisan 2010 Salı

anlatacaklarım

Şu an öyle başım ağrıyor ki, bi anda saplandı ağrı ve yavaş yavaş dağılıyor, hani beyin kanaması filan geçiriyorsam anlatacam diyip de anlatmadan gitmiş olmayayım diye yazıyorum bilog :)

Eğer iş, hayat tarzın oluyorsa biryerden sonra, ve bütün vaktini alıyorsa, en azından hayatının aşkıyla karşılaşmana müsade edecek ve onu yaşatacak kadar esnek olmalı diye düşünüyorum. evet manyağım.

Bi heves aldığım siyah takımlarım bi yerden sonra ruhumu feci boğuyor ve pembeli alice hanımı özüm özüm özlüyorum, gözüm artık neon sarılara, fıstık yeşillere, saten pembelere gidiyor direkt.

Diş doktoruna gitmek o kadar sıradan bi hâl oldu ki benim için bazen saat kaçta gidecektim o hafta onu bile unutuyorum. Ama Belizin bana küçük kardeş muamelesi yapmasını, babasının beni sarılıp öpmesini çok seviyorum artık ve hiç hayıflanmıyorum.

İzmire taşınıp settle olma fikrim bugünkü 45 dakikalık koşum sonrası tekrar birgüzel değişmiştir. Dövmesini yaptıracak kadar içime sindirememiş olsam bile hayat "never settle" düzeni üzerine kurulmalıdır benim için. Ha, şu an öyle mi? maalesef hayır.

Okan'a gittim biloog! Hani bilen bilir (yani bi tek kendim) ben hastasıyımdır okanın, bana çok kafa, çokk beraber çalışılası gelir; ekibine ve üçköşe masasının üzerindeki her sene değişen bilimum garip objeye bayılırım.

Son bi kaç senedir, hatta ilkokulda mcdonaldsda doğum günü partisi verdiğimden beri, doğumgünlerimi kutlamaktan kaçınıyorum galiba, nasıl anlatsam, beklentiye girmek istemiyorum, insanların hatırlamaması ihtimali pek de çekici gelmiyor... dün ofistekilerin doğumgünü kutlanınca bi içim buruldu tabi ama bugün gelen idefix paketi herşeyi kompanse etti, ne süpersiniz olm siz! word cloud yapmış olmanız ayrı bi çoşku kattı bana, üstünde takım elbise kucağında alice'in kitabı elinde bi kart postal ve kocaman bi sırıtışla ofiste dolaşmamın ne kadar acayip durduğunu anlatmıyorum bile :)

uykusuzluktan deli olucam bu arada, yatıyorum kalkıyorum, sanırsın ki hiç uyumadım.

15 Nisan 2010 Perşembe

no sense

yeni dönmüştüm o zamanlar, herşeyi karşılaştırmayı henüz bırakmadığım zamanlardı... birgün emanuel bana bir şarkı gönderdi: "little bird" şimdi onu dinliyorum.
emanuel zaten herzaman muhteşem ve şaşırtıcı şeylerle karşılamıştı beni, içten gelen inceliklerle...

bugün gördüğüm şeyin daha fazla etki yaratmasını beklerdim, üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim. şuan düşünüyorum da, this is just not what i meant to be.

esra! bu sana okkalı bi hatırlatmadır kızım! git buralardan!
*tchaikovsky D major 35: allegro moderato

14 Nisan 2010 Çarşamba

demirden korksam, trende işim ne?

Benim tanrı inancımın farklı bir boyutu vardır. Mesela onun bildiğini kuldan saklamanın gereği olmadığına inanırım. Henüz hiçbir köyden kovulmadım ama kendi doğrularım olan bu saklanmamalık düşündüklerimi söyledikçe kovulmadık köyüm kalmayabilir ya da insanlar beni bağrına basabilir, kimbilir :)

Benim o an onu düşünmüş olmamı, ya da tamda öyle hissettiğim gerçeğini; yazdığım şeyleri silmem ya da susmam ne de olsa değiştirmeyecek.

8 Nisan 2010 Perşembe

yine vaktim kalmadı, yine yazamadım

Pilim bittiğinden ya da sürem dolduğundan değil ama psikolojik bir baskı var üzerimde hemen uyumazsam sabah kalkmak acı verebilir, sonuç olarak da bütün gün ofiste sirke satabilirim diye düşünüyorum.

Müzik dinlemeyi, ama kendi müziklerimi, çok özlüyorum. philips kulakiçi kulaklıklarımı ve mp3 player'ımı.

Başkalarının aşklarını izleyip(bkz:diziler) gerçek olabildiğini düşünmek, tekrar gastronomik hayaller kurmak hep bir çocuksu hayalcilik midir yoksa hayatın ta kendisi midir, en kaligrafiğinden bir soru işareti benim için şu iki gündür.

Ne giysem üstümden düşüyormuş hissi yaşamak, saçlarımın ne yapsam işe gidene kadar düzgün kalmaması, ya da en azından bana öyle gelmesi, ve bunların çok da umrum olmaması, hem de 3 haftada, hayr-ı alamet olmasa gerek.

Sırf varlıkları bile neşe getiren insan tipi var, bunu biliyorum artık, üniversitede vardı öyle bir dostum; korkarım artık o benimle karşılaşmak dahi istemiyordur. Şimdi de işyerinde var öyle bir colleague'm; o ortalarda gezindikçe içim ferahlıyor.

5 Nisan 2010 Pazartesi

pariste son konser

nite nite blog,

Farkındayım çoktur yokum ortalarda ama sen ne çektiğimi gel bir de bana sor :)

En yakın zamanda şunları anlatacağım sana:

*İnsanın kendini birşeye nasıl da ikna ettiğini (bkz:esranın termodinamik halleri)
*İş hayatının hem öğrencilikten kat kat kolay olup hem de nasıl bu kadar yorabildiğini,
*Women in black ile Alice in pink arasındaki 7 farkı,
*Ağzında dikişlerle dolaşmanın nasılda "ordinary'n' not-so-cool" bişey olduğunu ve dişçi koltuğunda kendimle yaptığım konuşmaları,
*Hakkaten evlenip izmire taşınma fikrine neden nasıl niiçin hangi kozmik hormik düzenler içinde mey'lettiğimi,
*Sürekli bişeyler konusunda "argue" etmek zorunda kaldığım değil de, izledikten sonra defalarca "çok güzeldi yaa" diyebileceğim bir festival filmine diğer onlarcası arasından seçip bileti alıp beni çağırabilen insanlarla dolu bir dünya ütopyamı,
*Perfect man, ya da perfect women diye birşey olmadığına göre, "perfect couple" diye birşey olduğuna inanmak istememi ve neden ağızlara sakız olmuş bu kavramı bir türlü içselleştiremediğimi,
*Poker öğrendiğimi, flashforward'a başladığımı, bütün herşeyin self-fullfilling prophecy olduğunu,
*ve yazmayı ne kadar da özlediğimi...

...uzun uzun anlatacağım sana, ama şimdi uyumam lazım yoksa çok çekilmez biri olabiliyorum :))

16 Mart 2010 Salı

fell like a thousand petals

naber bilog :)
allah bozmasın bir neşeliyim bir neşeliyim, anlatamam.

ben bugün bunu gördüm:
kalp atışlarının 140a çıkması için illaha da yüksek tempoda koşmak gerekmiyormuş, azıcık gün ışığı, doymuş bir karın ve iyi geçmiş bir sınav üstüne güzel bir yüz görmek yetiyormuş :)

bugün bunu gördüm: öyle uzun uzadıya günlerce nerd'lemeye gerek yokmuş, adam gibi oturup, ben bunları seviyorum zaten, öğreniyim bakalım neymiş diye çalışınca, sınav pek de kolay oluyormuş.

bunu gördüm: işe gitme fikri inanılmaz heyecanlıymış, ve artık diğer şeyler o kadar da göz korkutucu değilmiş, belki de dışarıda güneş sırf bu hissi getirmek için açmıştır.

gördüm: mutlu oldum!
süper bi olay ya:) "görünce mutlu olmak" çocuk gibi.. :] ehe!

12 Mart 2010 Cuma

bensiz eksik kalırdı

*istanbul diyorum, ben olmasam, en fazla bir deli daha eksik kalırdı. bugün bunu gördüm: yolun ortasında oyy diye bağırdım artık dertten kendi kendime. hayat ancak bu kadar kötü olabilir dedim o an. çünkü murphy'nin hayaleti şemsiyemin ucuna tutunmuş benimle beraber süzülüyordu sanki acıbademin yokuşunlarında tırmanırken... lastik yağmur botunuz varsa, ve hava güneşli diyip onları giymeden çıkıyorsanız, sağanak bastırır.

*diş perisi olsa gerçekten zengin olmuştum, o derece. ama artık sorgulamıyorum, isyan da etmiyorum, tamam hepsine tamam, kırsınlar, kessinler, çeksinler. sevdiğim herşeyin başına birşey gelsin anlaştık. beyaz olan herşeyim lanetlensin, sevdiğim beyaz gömleğim yurtta kaybolmuştu mesela, ona da üzülürüm hâlâ...

*bu hafta neler mi oldu, dersler bitti mesela. hiç de öyle beklediğim gibi karnaval havası gelmedi derslerin bitiş anında ortama, "ne var ki? bitecekti zaten" bakışlarıydı gördüğüm daha çok.

*maviden bileğimde biten kot aldım, evet kardeşim napalım uzunuz, boyumuza göre yapmıyorlarsa biz de kendi modamızı yaratırız :) üstelik bir de "SUper happy with my university" tshirtü aldım kendime, fresh gibi hissettim mutlu oldum.

*stajımı ayarladım, oldu bitti maaşalaha geldi bi anda. sabah görüştüm öğleden sonra işe alınmıştım bile, ışık hızında olması şaşırtıcıydı, ne diyelim allah içimize sindirsin.

the highlights: beklemediğim bi anda görünce eski dostu ne kadar özlediğini anlayıp sarılıp bırakmamak istemek, unutup nuxxlamak, halka mâl olmak, bebe mavisi starbucks mug, jenny, 5-htp, baba-kız'lar, ebebeyn duası, ve dahası...

7 Mart 2010 Pazar

introduce a little anarchy*

Bir gencin, hele de genç kızın hayalleriyle oynamayacaksın. Hiç mi düşünmedin şeytana cinsiyetini seçtirseler kız olacağını? Hiç mi düşünmedin bütün o imparatorlukları gerçekten VI."bilmem ne"den ziyade sultanının, kraliçesinin ya da düşesinin yönettiğini? evet ya, ne sandın?

Cahildim, hep cahilim,renklere kanıyorum böyle işte. Güven denen b*k sonsuz maaşallah bende;iki lafı biraraya düzgünce getirebilen herkese güveniyorum. Mesela şu an kim olduğunu ve neden olduğunu hatırlamasam da ömrümde bundan önce bir kez birine bu denli öfke beslemiştim: öteki dünya olsa ve yüzyıllarca mezarımda bekleyecek olsam da hakkımı helal etmiyorum, gelecek hesaplaşacağız demiştim. Bugün yine aynı tonda bir sesle diyorum ki: ahdım olsun, bu işi beni bir aydır bekletip adam gibi yapamayan o şirketin şu anki bütün o beceriksiz çalışanlarına tek tek ödeteceğim. Bir gün herşey pahasına o güce sahip olacağım ve bunu hesabını soracağım...

28 Şubat 2010 Pazar

remedies

*Her nasıl olduysa hiç 22 olmadım.

*Lisede hevesimi yeterince alamamış olsam gerek, sedef-pirinç-ahşap bilekliklerime; aslında granade (granat) olan ama insanların garnet diye adlandırdıkları yarı değerli taş kolyeme; kulağımın tepesindeki deliklere taktığım küçük halka küpelerime geri döndüm. Bütün bunların sebebi, eski günleri hatırlatan yandan fermuarlı kısa bir kot ceket almış olmam olabilir. Ya da güçlenen corporate tarafımı dengeleme içgüdüsü... who knows.

*Gözü başka birşeyi görmeyecek kadar, bir konu hakkında heyecanlanmak, unuttuğum güzel bir duyguymuş... Daha okula bile gitmezken bir yaz bodrumda bacağımın ön tarafını boydan boya yarmıştım kayanın birine takılarak, böyle uzuunca bir yara izim vardı. her yaz bakar bakar üzülürdüm, hiç geçmeyeceğini düşünürdüm. Şimdi bakıyorum da hangi bacağımdı o izi olan hatırlamıyorum... o koca iz bile silindikten sonra...

just remember, your soul has a light
and no matter how dark it gets
there is a way to heal and get through the night.
solasoap-right away